İŞGAL ALTINDAKİ RUHLARIMIZ VE ÇERKESCE

İŞGAL ALTINDAKİ RUHLARIMIZ VE ÇERKESCE

Onlar bilmiyorlardı ama Tanrının dilini konuşabilenler yeryüzünde sadece onlardı. Ülke ülke savrulmuşlardı. Anlamlandıramadıkları bir kutsallık taşıdıklarını biliyorlardı ve yaşayageldikleri gibi yaşamaya devam ettikçe kutsallıklarının sürdüğünü hissediyorlardı. Önce, ülke ülke savrulan bu insanlar o ülkelerin değişik bölgelerine parça parça savrulmaya başladılar. Zaman geçtikçe kutsallıklarını yitirmeye başladıklarını hissettiler. Onlar artık savruldukları ülkelerdeki insanlar gibi yaşamaya başlamışlardı. Hepsi anlamlandıramadıkları kutsal bir acı hissediyorlardı. Ne yapsalar ne etseler de gereksiz bir çabaydı ve acı her geçen gün güçleniyordu. Acılarının kutsallıkla ilgili olduğunu bilen bu insanlar acıdan kurtulabilmek için yaşayageldikleri ve artık devam ettiremedikleri yaşantıda acılarının dineceği düşüncesiyle yaşayageldiklerini yeniden canlandırmaya kalktılar. Ancak, mümkün olmadı o kadar bölünmüş, parça parça olmuş insanlarla yeniden yaşayabilmek. Sonra acıya acıya tekrar diğer insanların acıtan günlük yaşantılarına onlar gibi katıldılar.

Ancak sır, konuştukları dilde ve ruhlarını konuşturdukları yaşantılarında gizliydi. Onlar farkında olmadan Tanrının gizemli dilini sürdürüyorlardı. Tüm var oluş bu dille konuşuyordu ve bu dili anladıklarının farkında bile değillerdi. Ruhları ve duyguları sığmıyor ve ruhlarını ve duygularını taşıyamıyordu yeni dillerinden hiçbiri. Yürekleri isyan ediyor ve acıya da bu, neden oluyordu. Evrenden ve var oluştan ve de anlamdan kopuyorlardı ve bu acı dayanılmaz bir acıydı. Bu acıdan kurtulmak da imkânsız bir şeydi.

Yeryüzünde bulunageldiklerinden beri yaşadıkları coğrafyada sayısız kez en zor koşulları tatmışlardı. Yakın zamanda Timur’un, Kırım’ın zalimliklerini tatmışlardı. Ancak, tüm zor koşullara rağmen ruhlarındaki sevinç yok olmamış, yeniden hayata devam edebilmişlerdi. Rusların en zalim davrandıkları zamanda bile ruhlarındaki o sevinçli ışık sönmemişti. Önce yavaş yavaş ruhları, sonra da ruhlarının bedene dönüştüğü sevgili vatanları işgal edildi.

Savruldukları ülkelerde işgal altındaki ruhları işgalcilerinin zincirlerinden kurtulamadı. Önce ruhlarını kurtarabilme umutlarını yok ettiler sonra da bedenleri amaçsızca savruldukları ülkelerin insanlarına karıştılar. Farkında değillerdi ama ruhlarını işgalden kurtardıklarında yeniden ruhları işleyecek ve o zaman, bir sinerjiyle yok oluştan kurtulacaklardı. Tek mücadele kaynakları vardı ama hiç birisi bunun farkında değillerdi. Yürekleri biliyordu onlarla konuşanın Tanrı olduğunun. İşgal altındaki ruhlarındaki sesler, öyle olmadığını söylüyor veya olmadık yollarda yürütüp yoruyorlardı ruhların sahiplerini.

Artık, o, yürek sahipleri bitap düşmüşler ve savruldukça acılarının da savrulacağını düşünmeye başlamışlardı. O, ruh sahipleri kendileri gibi olan ve kendilerini hatırlatan her şeyden kaçmaya ve duymamaya, hatırlamamaya çalışıyorlardı. Ama hepsi boşunaydı. Ya yeryüzünü ruhları için cehenneme çevirip sonsuz acıyla kıvranacaklardı ya da yüreklerini yeniden işitip, anlayacak ve bu acıya son vereceklerdi. Ancak ruh sahipleri Tanrının sözcüklerini bir kenara atmış ve sesler anlamsız ve silik bir hale gelmişti. Ama vardı o sesleri yitirmemiş olanlar. Sesler dayanamadı yitip gitmeye ve yüreklerine sabırla fısıldamaya başladı onları yitirmemişlerin. O yürekler yavaş yavaş başladı işgalden kurtulmaya. O yüreklerin sahipleri kutsal seslerin resimlerini başladılar çizmeye. Zor ve imkânsız olmadığını haykırmaya başladılar kurtuluşun. Ve karar verdiler Tanrının dilini konuşmaya.

“Öncelikle ne olduğunun farkında olursan, o zaman yapabileceklerini bilir ve gerçekleştirebilirsin!” dedi Çerkesce ve konuşmaya başladı.

Temelde neyin olduğunu ya da temele neyi koyacağını bilemezsen binanı sağlam kuramazsın ve yıkılır. Önce temelimizi atacağız ve yola o şekilde devam edeceğiz.

Öncelikli olarak Tanrı sana neden tzıxu(insan) diyor, bunun ayrımına varmalısın. Tzıxu ne demek, ayrımına var. Sen bilen ve farkındalık sahibi olansın. Farkında olmadığın karanlık her durum senin “tzıxu” olmana engeldir. Temeline, “tzıxu” olduğunun farkındalığını koyacaksın ve onun üzerine koyduğun her şey hiçbir zaman sarsılmayacak ve onun üzerine koyacaklarına sağlam bir temel olacaktır.

Sorgulamadığın, rastgele kabul ettiğin hiçbir şey senin gerçek parçan değildir. Onların üzerine koyduğun hiçbir şey, binanı yükseltmez. Eğer karanlığın üstüne yükselebileceğini sanıyorsan, karanlıklar içinde kaybolacaksın ve ışığın olmayacak.

Yaşadığın en büyük hazzın ne olduğunu düşün. Bana hak vereceksin. Bir şeyi netlikle kavradığın zaman, ruhunun en çok haz aldığı zamandır. Bunu biliyorsun. Kendine temel olarak “farkındalık” dışında bir şey seçtiğinde temelinin her zaman büyük depremlerle sarsıldığını ve tutunamadan yıkıldığını biliyorsun. Tzıxu olduğunu bilmeden değerli herhangi bir şey olamadığını, sadece anlamsız bir sürüklenen olduğunu biliyorsun.

“Bıtzıxume wutzıxuşş. (Farkında olursan insansın.)” dedi o kutsal ses ve işgal altındaki yüreğin en ortasındaki yerdeki işgalci düşünceler orayı terk ettiler.

TZIXUR ZERGUPŞŞISER GURAŞŞ.

(İnsanın düşünce merkezi yüreğidir.)

“Düşün.” Dedi o kutsal ses. ““Düşün.” denince nerede odaklanıyorsun? “ Ve düşündüm. “Düşünmek” deyince yüreğimde odaklandığımı ve yüreğimle düşündüğümü fark ettim. Ama düşünmenin “beyinde” olduğunun propagandası yapılıyordu her zaman. O kutsal dilde düşündüğümde ise düşünce merkezi yüreğimdi. Beynin egemenliğine yüreğimi zorladığımı ve de yüreğimin yalın gerçeklerle düşündüğünü fark ettim.

Kutsal ses yeniden seslendi: “Çerkescede neden bu kadar çok <yürek> içeren sözcükler var? Neler fısıldıyorlar, bir dinle.” dedi.

Yürekli sözcükleri düşünmeye başladım. Öncelikle “gutlıte” düştü yüreğime. ‘Anlama’nın, ‘yürek farkındalığı’ olduğunu ayrımsadım. Karşıdaki bir insanın yürekten bir sevgiyle yaptığı bir eylemin, yürekten sevgiyle karşılık bulduğunun o insana hissettirilmesiydi “gutlhıte”. Psikologlar, “empati” gibi bir karşılık bulmuşlardı bu kelimeye ve bu kelimeyi ortaya koymak için çok çaba harcamışlardı. Ama ben, “gutlhıte”yi hep tatmıştım. Anladım yiten şeylerin göründüklerinden ne kadar büyük olduklarını.

“Guı(yürek)” seslendi sonra bana. Beni işit, ben ne diyorum diyerek. Düşündüm. “Gu”nın Tanrısal işleyişin merkezi olduğunun ayrımına vardım. “Gu”, Tanrı demekti ve “guı(yürek)” ise “Tanrısallığa göre işleyen” demekti. O zaman “gupşşısen(düşünmek)”, “Tanrısal farkındalıkla değerlendirmek” demekti. Nasıl da fark etmemiştim bunu! Sonra “gupşşısen(düşünmek)” sözcüğünü böldüm. guı-pşşı-sen= Tanrısal farkındalıkla değerlendirip ben yapmak… İnsanın, yüreğiyle işlediği bilgileri üst üste koymakla “insan”ı inşa ettiğini anlayıverdim o zaman. Sonra “bilinçaltı “denen kavram üzerinde düşünmeye başladım. Yürek farkındalığı olmaksızın sadece beyinle “uygun olduğuna” karar verilen ve yüreğin onaylamadığı şeylerin bilinçaltı olduğunu kavradım. Peki o zaman beyin ne işe yarıyordu? Düşündüm. Beynin, yüreğin anlamıyla evrene dokunan eller olması gerektiğini fark ettim. Ancak beynin, “eller” olmak yerine yüreği hakimiyetine alarak insanı insan olmaktan uzak tutan bir varlık olduğunu fark ettim. Beyin, zorba bir güçtü ve yüreğin ilk savaşını ona karşı kazanması gerekiyordu. Tüm yüreksiz kavramların insanın bütünlüğünü bozan kavramlar olduğunu ortaya koymanın beynin hakimiyetine son vereceğini fark ettim. Beynin çizdiği sınırlarda yüreğin asla özgür olamayacağını ayrımsadım… Beynin sadece bir korku ve karanlıklar imparatorluğu ve onu yenmenin tek yolunun yürek gerçeklerinin ışığını korku ve karanlıklara düşürmek olduğunu fark ettim…

“Xuitınığe(özgürlük)” neydi peki? “Xuitın”, “onun için bulunmak” demekti. Özgürlük, dinginlik ve haz veriyordu. İnsansa yürek frekansında davrandığında dingin ve haz dolu hissediyordu. O zaman, yürek frekansında davranmak Tanrısal frekansta olmak olduğundan dolayı insan yeryüzünde Tanrıya verdiği bir sözden dolayı bulunuyordu. Bu söz ise Tanrısal farkındalıkla kendini gerçekleştirmek ve karşılığında farkındalığın hazzını yaşamak olmalıydı. Beyinsel özgürlükler çatışırken yüreksel özgürlükler empatik olduğu için büyümekteydi.

Kutsal ses yine seslendi: “Sınırsız olduğunu bilmezsen sınırlara mahkûm olursun. Beynin ve aklın sınırlarından kurtulduğunda gerçekleri o zaman daha net görürsün. Aklın, yüreğini evrenin sınırları içine hapsetti. Yüreğin, evrenin içine sığmayacak genişlikte. Dinle sözcüklerini. “Zı” ne demek hatırla. Her şeyi dolduran ve sonsuzluğuna genişleyen ve tekrar tek noktada birleşen demek. Bu, sadece evrenin doğası ve hareketi. Big-bang teorisi için onca çalışma bile yapmana gerek kalmadan kutsal dilin bunu sana fısıldıyor zaten. Ayrıca “zı”, “bir” demek. Tanrıya “zı” demek evreni tanrılaştırmaktan başka bir şey değil. Ama akıl, evrenden öte bir şeyi bilmediği için Tanrıyı “evren” ya da “mükemmel evren” zannetmiştir. Gerçek Tanrıyı ancak yüreğinle görebilirsin. Yüreğinle, Tanrının evrensel sıfatların hiç birini taşımadığını anlayabilirsin. Onun sayısının “zıri(sıfır)” olduğunu ve bunun hiçlik olmadığını “var olmanın” dayanağı olduğunu ve Onun tek sıfatının “f’ı(iyi)” olduğunu anlarsın. Gerçek Tanrıyı anlayınca, özgür olman gerektiğini kavrarsın, böylece esaretten kurtulur, “insan” olursun.”

Kutsal ses dedi: “Çerkesce Tanrının ışığıdır. Işıkla yıkan ve arın. Ruhun tekrar ışısın ki ruhunu işgal eden karanlık yok olsun ve özgür insan olasın.”

Marğuş Vezir

18.06.18

01:24

 

ÇERKES MİLLETİ ÖZGÜNLÜĞÜNE YENİDEN HAYAT VERMELİ

ÇERKES MİLLETİ ÖZGÜNLÜĞÜNE YENİDEN HAYAT VERMELİ

“Filistin’de yeşermiş özgürlük mücadelesini manipüle ederek insanları radikalize edenler, IŞİD vb örgütlerin mühendisi olan beyinlerdir. Yaşamadan ölmeye hazır kitleler bu beyinlerce öldürmeye ve ellerindekileri almaya müsait hale getirilmiştir. Özgürlük mücadelesi istenilen boyuta devşirilmiştir… Gözlemlerim ve iç sesim böyle diyor. Filistin halkı yeniden bu gerçekle kendini inşa etmelidir. Ülke ancak o zaman geleceğe bakabilir ve yaşayabilir.” Demiştim, meseleyi bizim açımızdan değerlendireceğim.

Binyıllarca kendi topraklarında büyük insan kayıplarına rağmen toprağına tutunabilmiş bir millettir Çerkes(Adıge) Milleti. Çerkes Milleti, binyıllarca özgün yapısıyla saldırılara karşı koyup kendisini savunmuştur. Çerkesyada pek çok din ve düşünce tarzı olmasına rağmen her inanışı tolere eden özgün yapıdan dolayı her seferinde dışarıya karşı verilen mücadele kazanılmıştır.

Çerkeslerin ilk kez özgürlük mücadelesinden yenik çıktığı 19. Yüzyıla baktığımızda geleneksel mücadele yönteminin pek çok açıdan bilinçli olarak aşındırıldığını ve dünya güçlerinin her türlü yöntemi kullanarak bunu gerçekleştirdiklerini görürüz. Osmanlılar, İngilizler hem doğrudan hem de dolaylı olarak Rusları oyalamak adına Çerkeslerin özgürlük mücadelesini deforme etmişler böylece Çerkes halkının geleneksel özgün yapısını işlevsiz hale getirmişlerdir. Mücadelenin özü özgürlük iken bilinçsiz ve de neye hizmet ettiğini verenlerin kendilerinin dahi anlamadıkları bir boyuta evrilmiştir. Şamil, Muhammed Emin gibi figürler bir tarafın çıkarına hizmet ettirilirken mutlak özgürlükçülerin kini ve öfkesi başka bir tarafın çıkarları için beslenmiştir. Herkes Çerkes Milletinden alacaklarını aldıktan sonra ise Çerkes Milleti sahipsiz yığınlara dönüştürüldüğü ve kendi adına mücadele edebilecek geleneksel bağlarından koparıldığı için toplu felakete uğramıştır.

Çerkesya en az 2 milyonluk insanını savaşı kaybederek sürgüne ve ölüme kurban vermiştir. Geri adım atmayan ve onuru için ölüme korkmadan giden bu insanlar eğer geleneksel yapılarını koruyor olsalardı daha uzun yıllar mücadele edecek güce sahip olacaklardı ve özgürlük mücadelesi de kaybedilmeyecekti. Kaybettiğimiz gün özgünlüğümüzün elimizden alınmaya başlandığı gün olmuştur.

İthal düşünceler bir halkı kurtaramaz ve geleceğe taşıyamaz. Bir halkı binyıllar boyunca alın teriyle yarattığı özgün yapısı geleceğe taşır. Bir halk kendisine ait olmayan yöntemlerle bir mücadeleyi kazanamaz. Çerkesler önce özgün düşünüş tarzlarına yeniden hayat vermelidir. Bundan geri adım atmadıklarında ellerinden kayıp gideni anlayacaklar ve yollarını binyılların tecrübesiyle yeniden şekillendirerek mücadeleyi kazanacaklardır.

 

Marğuş Vezir

10.06.18

22:53

 

ÇERKES GENÇLİĞİNE

ÇERKES GENÇLİĞİNE

İnsanlık tarihinin bilinen tüm çağlarından beri yaşadığımız vatanımızı kaybederek kokumuzda ve rengimizde olmayan iklimlere savrulmuş bir halkın çocuklarıyız. Savrulduğumuz iklimlerde köylerimize kendi rengimizi ve kokumuzu vermeye çalışarak son 20 yıl öncesine kadar rengimizi ve kokumuzu yaşatmaya devam edebildik. Rengimizden ve kokumuzdan çok şey yitirmiş olsak da yine de büyük ölçüde rengimiz ve kokumuz yaşamaktaydı. Korunaklı köylerimizden kopmak zorunda kalınca hızla rengimizi ve kokumuzu kaybetmeye başladık. Rengimizin hiçbir şey ifade etmediği yeni yaşamlarımızda kendi rengimiz ve biz olan şeyleri kutsamak ve yaşatmak yerine kendimizi değişik renklere boyadık ve kendimize değişik kokular süründük.

Kendi rengi ve kokusunu yaşamış olan bizler rengimizin ve kokumuzun hazzını aldığımız için onu öyle bir özlemekteyiz ki… Ve sizler, gençlerimiz, bizim günlük hayatımızda dokunduğumuz ve yaşadığımız kendin gibi olmayı aktaramadığımız gençlerimiz; sizler bizim yaşayarak dokunduğumuz kendi rengimiz ve kokumuza ruhlarınızda dokunuyorsunuz. Haz almıyorsunuz ve acı çekiyorsunuz. Ruhunuzda olan ancak gündelik yaşamda dokunamadığınız Çerkeslik haz yerine acıya dönüşüyor. Kiminizde öfkeye dönüşüyor. Bir şeyler yapmak için bocalıyor ve bir şeyler yapamamak çıldırtıyor sizleri. Bir kısmınız da ne yapacağınızı bilemeden hayatın keşmekeşinde yitip gidiyor ve ruhunuzun ikliminde olmayan hayatlar içinde ruhunuzu büyütemeden kayboluyorsunuz.

Acilen bir şeyler yapmalıyız. Zamanın ruhuna uygun şekilde kendi rengimiz ve kokumuza yeniden hayat vermeliyiz. Kendi felsefemizle, kendi düşüncelerimizle düşlerimizi hayata çizmeliyiz, yeniden Çerkes olmayı bulmalı ve yaşamalıyız. Ruhumuzu kemiren kendin gibi yaşamamak duygusunu yok etmeliyiz.

Kimseden medet ummayacaksınız ilk önce. Birilerine umut bağlayıp hayal kırıklığı yaşamayacaksınız. Güç ve imkanı siz yaratacaksınız ve kullanacaksınız. Büyüklerinizin umursamaz tavırlarını görmezden gelip canla başla çalışacaksınız. Üç beş kuruşluk harçlıklarınızı bir araya getirip birlik olup imkansız denilenleri başaracak cebine akrep kaçmış büyüklerinizi utandıracaksınız. Size gençlik anılarını anlatan büyüklerinizin sözünü kesecek ve size anı yaratacak güzellikleri niçin yaratmadıklarını soracaksınız. Niçin Çerkeslik için bu kadar cimri ve vurdumduymaz olduklarını soracaksınız. Niçin çocuklarının ellerinden geçmişlerini alıp atalarına ihanet ettiklerini soracaksınız.

Yüzünüzü vatanınıza döneceksiniz. Köklerinizi arayacaksınız. Masallarla gerçekleri ayıracak ve zamanın şartlarında düşüneceksiniz ve kurgulayacaksınız. Size Çerkeslik oynayan ve çerkescilik yapanlara aldanmayacaksınız. Size çerkeslik oynayıp anavatanı bir yanılsamaya çeviren tiplere prim vermeyeceksiniz. Çerkes kıyafeti giyip resim çektiren, anavatanda yiyip içen ve bunlarla kendisini adam zanneden ve dilinden çerkesliği düşürmeyen ancak halkının geleceği de umurunda olmayan tiplerden uzak duracaksınız. Sadece ruhunuzda duyduklarınızı anlamlandırmanıza yardımcı olan ; vatanınıza çıplak gerçekler ışığında sahip çıkmanız gerektiğini söyleyen ve size vatana gerçeklerle dokunmanıza ve anlamanıza yardımcı olan insanlara inanacaksınız ve onlara güç vereceksiniz. Size savaşla kutsal vatanı vaad eden tiplerden uzak duracaksınız. Kan ve ölümle yaşam kurulamayacağını bileceksiniz. Vatanı haketmenin vatan için terlemek ve yeri ve zamanı geldiğinde vatanda terlemek ve oranın gündelik yaşamının parçası olabilmek olduğunu unutmayacaksınız.

Vatanda Çerkesliğin kurtarılmış ve mükemmel olduğunu düşünerek hayal kırıklığına uğramayacaksınız. Vatanı efsaneleştirip gerçekler karşısında bocalamayacaksınız. Vatana kavuşmakla sizi kolay bir yaşantının beklediğiyle kendinizi aldatmayacaksınız. Vatanın Çerkesliğin doğal iklimi olduğu ve bu iklimde harcanan emeklerin boşa gitmeyeceği inancıyla oraya varacaksınız. Orada da türlü türlü insanlar olduğu bilinciyle gideceksiniz. Haini, üçkağıtçısı, serserisi olduğunu bileceksiniz vatanın. Korkmayacaksınız ve diyasporada herhangi bir yerde kendi hayatımızı kazanmak gibi olduğunu bileceksiniz hayatınızı kazanmanın vatanda.

Vatana ideolojilerle ve düşmanlıklarla gitmeyeceksiniz. Orada yaşamak ve ruhunuzun ikliminde yaşayan gelecek nesil içindir vatan, bunu bileceksiniz. Vatanda hangi işi yaparsanız yapın canla başla yapacaksınız. Terlemeyi ve haketmeyi göze alacaksınız.

Ve yüzünüzü vatana dönünce, kendi anadilinizi öğrenmek için çaba içinde olacaksınız. Kendi ruhunuzun öz sesinden ruhunuzun kelimelerini seslendirmeyi öğreneceksiniz. Ruhunuzla birbirine bağlı olduğunuz vatandaki insanlarımızla aynı frekansta buluşacaksınız. Ve elbette ki orada konuşulan resmi dili de öğrenme gayreti içinde olacaksınız. Zamanın ve dünyanın şartlarını gözardı etmeden kendinize hareket alanı yaratacaksınız.

Herşeyi kendi bileklerinizle kazanacaksınız gençler. Önce kendi rengimiz ve kokunuzu yaratacaksınız hayatınızda. Sonra ruhlarınız kendi iklimine akacak. Bir kısmınız ruhuyla beraber bedenini de ruhunun iklimine taşımayı başaracak. Bedenini ruhunun iklimine taşıyamayanlar dahi kendi ikliminin hazzını ve enerjisini tadacak … Ruhunuzun melodisini duymak yetmiyor gençler. Ona hayat vermek ve hayatı kendi rengi ve kokusunda yaşamak gerek…

Marğuş Vezir

20.08.15

00:34

ÇERKESYA SEVDASI GENÇLERİN YÜREĞİNDE YEŞERİRSE ÇERKESYADA YENİDEN YEŞERECEK ÇERKES HALKI

ÇERKESYA SEVDASI GENÇLERİN YÜREĞİNDE YEŞERİRSE ÇERKESYADA YENİDEN YEŞERECEK ÇERKES HALKI

Hayatınızı kazandığınız yerde çakılı kalmak… Pek çoğumuzun başına gelen şey budur. Onca vatan sevgimize rağmen kurduğumuz düzeni kırıp yeniden bir düzen kurmaya gücümüz yetmiyor çoğumuzun. Hayat kavgasına başladığımız yerden kendimizi sıyıramamaktayız. Aile, çocuklar, yeni iş güç edinme sıradan bir Çerkes ne kadar vatansever olsa da kolay aşamayacağı zorluklardır. Hayat düzenini eşdeğer kalitede yeniden kurmak maalesef ki parasal imkanlara bağlıdır ve bu imkana sahip olan ve yaşamını yeniden Çerkesyada kurup devam edebilenlerimiz azdır. Her türlü zorluğa rağmen vatanda yeni bir hayat kuran ve orada yaşayanlarımız da vardır az da olsa.

Hayatını yeniden vatanda pratikte sürdürebilecek imkana sahip olmayanlarımız dahi bu gerçeğe rağmen yine de vatanımız olduğunu biliyoruz gelecekte Çerkes olarak geleceğe uzanmanın mümkün olduğu yerin. Yapabileceğimiz ve elimizden gelen şey ise yeni nesillerin vatanla bağını kurmak ve bizzat vatandakilerle etkileşimde bulunarak gençlere vatanda hayata atılma kapılarını açmaktır. Bu atalarımızın rüyasını kendi adımıza gerçekleştirme olanağını yaratmasa bile atalarımıza olan borcumuzu bir şekilde ödemektir. Bize düşen gençlerimize etkileşim zemini hazırlamak ve onlara elden geldiğince destek olmaktır.

Belki bizler vatan için kayıp nesil olacağız… Gençlerimize vatan toprağında yeşerme imkanını verirsek onlar vatanımızın üzerinde sürekli var olacak ve atalarımızın acıyan ruhlarını iyileştirecek soluk olacaklar. Gelecek nesiller geleceğe güvenle bakabilecek böylece. Zorundayız… Gençlerin yüreğine Çerkesya sevgisi ekmek ve hayata orada başlamaları için elimizden geleni yapmak zorundayız.

Marğuş Vezir

03.06.17

01:03

 

KORKULARIMIZ KAYGILARIMIZ VE ÇÖZÜMLER

KORKULARIMIZ KAYGILARIMIZ VE ÇÖZÜMLER
Çerkeslik için kaygılarımız var ve aynı zamanda bizi hareketsiz kılan korkularımız var. Ancak kaygılarımız iki yönlüdür. Birincisi korkularımızdan kaynaklanan kaygılarımız ikincisi de toplum olarak gelecek yaratamamaktan kaynaklı kaygılarımız var.
Korkularımızdan kaynaklı endişelerde, meselemizi hem içinde yaşadığımız toplumun hem de devletin bizi yanlış anlama ihtimalinden kaynaklı korkularımızdan kaynaklı endişeler ağır basmaktadır.
1.  İçinde yaşadığımız toplumun hem de devletin bizi yanlış anlama ihtimalinden kaynaklı korkularımızdan kaynaklı
endişelerden kurtulmanın yolu içinde yaşadığımız toplumun geçmiş travmalarını anladığımızı ve yeni travmalar yaşatmak peşinde olmadığımızı ifade etmek ve vurgulamakla aşılabileceği aşikardır. Ayrıca içinde bulunduğumuz toplumun ve devletin bize pozitif bir bakışı vardır ancak bizim hedefimizin net olarak genel toplumu bir olumsuzluğa sürüklemeyeceği konusunda onları ikna etmek durumundayız ayrıca. Aşağıdaki makale böyle bir yaklaşımın ürünüdür ve derdimizi de anlatmaktadır bu konuda:
“””TÜRKİYEDE ANADİL EĞİTİMİ Mİ ANADİLDE EĞİTİM Mİ?
Travmalar yaşamış ve büyük insan kayıplarının ertesinde kurulmuş bir devlettir Türkiye Cumhuriyeti. Neredeyse tüm kaynakları tükenmişken kurulmuş bir devlettir Türkiye Cumhuriyeti. Yavaş yavaş, parça parça ayrıştırılmış bir imparatorluğun son kara parçasında son bir gayretle vücuda getirilmiş bir devlettir Türkiye Cumhuriyeti.
Osmanlı İmparatorluğunun gayrimüslim parçalarını ayırmak için dinsel ve milli farklılıklar başarılı bir şekilde işletilmiş gayrimüslim toprak parçaları sistemli ve kolay bir şekilde İmparatorluktan koparılmıştır. Devleti ayakta tutmak için bu sefer Müslüman unsurlar üzerinde birlik teşebbüsleri vücuda gelmiş ancak bu da işe yaramamış ve Ortadoğu ve Afrikanın kopuşu engellenememiştir. Müslüman unsurların koparılışında milli farklılıkların etken olması kurulan yeni devlette haklı olarak farklılıklara karşı bir travma yaratmış, bu ise tek tipçi olunduğunda geçmişteki gibi kopuşların engelleneceği düşüncesini yaratmış ve devlet sistemi tek tipçi bir yaklaşımla işletilmiştir.
Ancak en zor zamanda bir araya gelen ve düşmana karşı mücadele eden farklı etnik unsurları bir araya getiren sebepler görmezden gelinmiştir. Bu görmezden gelme bu sefer de dışardaki düşmanların kolay manipüle edebilecekleri alanlar yaratmıştır. Bu daha sonra teröre evrilmiş ve ülkenin başına bela olmuştur.
Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasını sağlayan sebep canı yakılan ve ikinci sınıf görülerek sömürülen doğu(Asya) halklarının mücadele etmediklerinde ayağa kalkamayacakları ve Batıyla mücadele edemeyeceklerinin ayırımına varmalarıydı. Bu ayırıma yaşanan ölümler ve kayıplar zemin hazırlamıştır. Batının baskı unsuru olarak kullandığı teknoloji ve gücün doğu(Asya) toplumlarında da yaratılabileceği düşüncesi Türkiye Cumhuriyetine zemin hazırlamış ve sonrasında da yapılan devrimleri kolaylaştırmıştır.
Geçmişte yaşanan travmalardan kaynaklı olarak içselleştirilen “farklılıklara müsamaha edilmemesi gerektiği” düşüncesiyle hareket eden devlet bu ülke insanını daha da kenetleyecek insani farklılıkları ve doğal insani hakları yok etmeye veya görmezden gelmeye kalkmıştır. Bu görmezden gelme durumu da doğal olarak dış güçlerce manipüle edilmiştir. Bu manipülasyon da türlü propagandalarla terör örgütüne evrilmiştir. Farklılıklara müsamaha etmeyen sistem zamanla durumun bu şekilde devam edemeyeceğinin farkına varmış olsa da travmalardan kaynaklı içselleştirdiği bakış açısını değiştirememiştir. Değiştirmek istediğinde de bu sefer manipüle edilen isteklerle insani hakları birbirinden ayıramamış ve çözümsüzlük katlanarak büyümüştür. Bir yanda manipüle edilen insani haklar isteyen bir kitle diğer tarafta da düşmanların sürekli kullandığı farklılık vurgusuyla yeni acılar yaşamak istemeyen bir kitle karşı karşıya gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyetinde ülkeyi yönetenlerin de bu ülkede hak talep edenlerin de hem yaşanan travmalardan haberdar olarak hem de kültürel farklılıkların ayrışma noktasını hedeflemeden insani hakları sağlaması gerektiğine inanarak hareket etmeleri gerekmektedir.
Anadil bağlamında “anadilde eğitim” ifadesi manipüle edilmiş bir ifadedir. Bu ifade devlet için eski travmaları canlandıran ve savunma refleksi yaratan bir ifadedir. Doğal olarak da amaçlananın devleti bölmek olduğu düşüncesi vardır ve insani haklarını talep edenlerin “anadilde eğitim istiyoruz” ifadesi olumsuz algılanacaktır. Bu durum hem insani talepleri karşılanmayan insanlarda devlet düşmanlığına sebep olacak ve hem insani bir hakkın kullanılması engellenecek hem de bu durum çatışmaya taban yaratarak dış düşmanların istediği duruma hizmet edecektir. Devletin travmasının farkında olan dış düşmanlar “anadilde eğitim” ifadesini bilerek ve isteyerek manipüle etmektedirler. Anadilde eğitim demek farklılıkların ilan edilmesi, farklılıkların çatıştırılması, farklılık temelinde birilerinin düşmanla iş birliği etmesi demektir, bölünme demektir, acı demektir, ölümler demektir, yeniden kabuslara dönmek demektir, çözümsüzlük demektir, devletin asabileşmesi demektir, temel insani hakların asla tam olarak sağlanmaması demektir. Çünkü “anadilde eğitim” devletin varlık sebebini farklılık temeline indirgemektir. Türkiye Cumhuriyetinin varlık sebebi bu coğrafyadaki insanların çalışarak ve terleyerek birinci sınıf insan olarak yaşayacaklarına olan inançlarıdır.
Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan herkes hem yönetirken hem de hak talep ederken bu coğrafyadaki travmaların bilincinde olmalıdır. Ayrıca bu travmaların yarattığı “farklılıkların tehlikeli olduğu düşüncesi” aşılmalıdır. Tek tipçilik yerine insani farklılıkları yok etmeyen, insani hakları sağlayarak manipüle edilecek alanlar bırakmayan anlayış içinde olunmalıdır.
Anadil bağlamında devletten sağlaması istenen “anadilde eğitim” yerine “anadil eğitimi” olmalıdır. Anadil eğitimi ana sütü gibi helaldir ve insanidir. Ayırımcılık ve ayrışma yerine bütünleşme demektir. Manipüle edilecek alan bırakmamaktadır. “Anadilde eğitim” ayrışma ve ateşe benzin dökmek demektir, travmaları diri tutup ülkeyi yangın yerine çevirmek demektir, devleti asıl görevi olan sosyal devlet olmak için enerji harcaması yerine şizofreniye itmek demektir. “Anadil eğitimi” renklerin ve devletin korunması, birbirine kenetlenmesi demektir.
Marğuş Vezir 23:17 03.12.16”””””
Yukarıdaki yaklaşımla meseleye baktığımızın bilinmesi ve bunun devletçe de içselleştirilmesi bize meselemize odaklanma ve içinde yaşadığımız toplumun da desteğini almamızda sonuç getirici çözümler sunacaktır.
Aynı meselenin farklı bir ele alınış biçimi de aşağıdaki makalededir:
“TÜRK-RUS-ÇERKES
Türkiye’de Türk Halkına ve Türk yönetimine kendimizi yeterince anlatamadık. Özgün sorunumuzu dile getirme konusunda hep yavaş kaldık. Ne istediğimizi, amacımızın ne olduğunu yeterince anlatamadık. Türkiye içindeki olumlu imajımızı kullanarak ülke insanlarına kendimizi anlatma şansını da kullanamadık.
Çerkes Halkı barışçıl bir halktır. Özgün bir dile ve kültüre sahiptir. İnsanlığın bilinen tüm çağlarından beri kendine ait bir bölgede özgün yapısıyla yaşamış kadim bir halktır. En son Ruslarla yaptığı yüzlerce yıllık savaşını 1864 yılında dönemin emperyalist dünyasının da katkısıyla kaybetmiş ve Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasına dağılmıştır. Türlü nedenlerle dağınık yerleştirilen Çerkesler Osmanlı Coğrafyasındaki yoğun savaş ortamına yakalanmış bu coğrafyadaki insanlarla aynı bedelleri ödemek durumunda kalmıştır.
Peki Çerkeslerin derdi nedir Türkiye’de? Öncelikli olarak dili ve kültürünü Türkiye’de de korumaktır. Devlet olarak geçmiş dönemlerde kurumsal olarak asimile edilen dil ve kültürüne kurumsal/devletsel destekle yeniden hayat vermektir. Anadil eğitimi ve güncel teknik olanakların devletçe sağlanmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Rusya Federasyonu ile Çerkeslerin vatanlarından sürülmesinden kaynaklı problemleri çözmek için kurumsal adımlar atmasıdır. Türkiye Cumhuriyetinin Çerkeslere Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu arasında ekonomik, kültürel anlamda köprü olması için politikalar belirlemesi böylece barış ortamında üç tarafın da yararına olacak adımlar atmasıdır.
Çerkes Halkı vatanından kopmuş bir halktır ve vatanını da hiçbir zaman unutmamıştır. Kendi özgün coğrafyasına yeniden yerleşme hakkına sahip olan Çerkeslere hem Türkiye Cumhuriyeti hem de Rusya Federasyonu geleceğe dair barış ortamının yaratılması ve emperyalist Batı tarafından yapılacak mühendislik çalışmalarıyla her iki ülke için de Çerkesler aracılığıyla Türk-Rus düşmanlığı tohumları ekilmemesi için devletsel destek vermek zorundadır. Çerkeslerin gelecekte kültürleri ve dilleriyle var olma şansı yaratan bu durum elbette ki Çerkes Halkının bu işe canı gönülden sahip çıkacağı ve hayat vereceği hayati meseleleridir.
Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti, barışçıl ve demokratik yapıdaki Çerkes Halkının kültürel ve tarihi sorunlarına özellikle ilgi göstermelidir. Ülkede sağlayacağı demokratik haklar için Çerkeslerle ilgili pilot uygulamalar yapmalı, barışa dayalı örnekleri Çerkesler üzerinden yaratmalı ve sorunlu halklara somut olarak devletin istediğinin barış içinde değişim olduğunu vurgulamalıdır.

Çerkeslerin Türkiye’de vatandaşlık, resmi dil, bayrak, toprak anlamında sorunları yoktur. Bu ülkede var oldukça bu ülkenin esenliğinin, barışının, demokrasi kültürünün parçasıdırlar. Çerkeslerin vatanının bu ülke dışında olması ve orada yeniden yaşama isteği, kendi dil ile kültürlerini yaşatma isteği, devletin kurumsal desteğini talep etmeleri demokratik ve insani isteklerdir. Bu istekler hem Türkiye Cumhuriyeti, hem Çerkesler için geleceğe daha sağlam uzanmak için hayat bulması gereken isteklerdir. Türkler Batı’nın ikircikli müttefikçilik oyunlarından; Ruslar, Batı’nın ,Rusya Federasyonu’nu zayıflatıp sömürme hedefine yönelik politikalarından; ve Çerkesler vatanlarından uzak olmaktan çok çektiler. Üçlü sinerji zamanıdır.

14.08.2016 23:38 Marğuş Vezir”””””
2.  Toplum olarak gelecek yaratamamaktan kaynaklı kaygılarımız var ikinci olarak. Meselemizin en can yakıcı olan yönü budur. Dilin kaybedilmesi sorunu, sen Adıge değil misinin yaptırımının yok olması sorunu, sayıca pek çok fonksiyonsuz dernekler sorunu, herkesin kendine meselenlerin çözümüyle ilgili birer meşgale bulmaması ve tembellik sorunu, ismen olan ancak toplumu sürükleyecek nitelikte thamadelerimizin olmaması sorunu, anadil-kültür- xeku ilişkileri meselesine derneklerin odaklanamaması sorunu ve aklıma gelmeyen başkaca sorunlarımız var.
Bir dili bilmeyenlere öğreterek yaşatamazsınız, bir dili bilenlerin o dili kullanmaması öldürür. Öncelikli olarak dili bilenlerin dili iletişim aracı olarak toplum içinde ve aile içinde kullanmak gerektiği ve dilin artık yazılı bir iletişim aracı olarak da kullanılması gerektiği düşüncesinin içselleştirilmesi ve gereğinin toplumca yapılmaya başlanılması gerekmektedir. Eğer Adıge olarak devam etmek istiyorsak dili yaşatmanın ilk gereği budur. Devamında da örgün eğitimin sağladığı olanakların yardımıyla aile ve toplum desteğiyle çocuklara dilin öğretilmesi yolu gerçekçi olarak açılacaktır.
Dille ilgili başka bir ele alış aşağıdaki makalededir:
“””KOD
Dil, kültürün korunmasının ilk şartıdır çünkü kültür dile kodlanmıştır ve bu kodları yitirmek kültürü yitirmektir. Dil yitirildiğinde kültür belirli bir süre törensel olarak sürdürülebilse de zamanla anlamlılığını yitirir ve zamana yenik düşerek ortadan kalkar.
Diasporada Çerkes dili büyük tehlike altındadır. Çerkesyada hayatın her alanında kullanılan dil diasporada zamanla Çerkeslerin lokal olarak çoğunluk oluşturup bir arada bulundukları yerlere hapsolmuştur. Ekonomik alanda ve diğer toplumlarla etkileşmede kendisine bir yer bulamamıştır. Sadece Çerkeslerin günlük iletişiminde ve kendi aralarında kullandıkları bir öge olarak köylerin boşalması sürecine kadar kullanılmıştır. Köylerin boşalması, radyo ve televizyon gibi araçlarda dilin kendine yer bulamaması, dilin ekonomik bir önceliğinin olmaması, büyük şehirlerde gündelik hayatlarda gündelik ihtiyaçları gidermede Çerkesçenin işlevsizliği, dilin yazılı ve sesli olarak ürettiklerinin tüketileceği bir ortamın önünde yasal engellerin bulunması, dil ve kültür gibi unsurların ayrımcılık olarak algılanması gibi türlü nedenlerle Çerkesçe önemini yitirmiş, sadece bilenlerin psikolojik olarak rahatlamak ve farklı hissetmek için kullandıkları işlevsiz seslere dönüşmüştür. İletişimsel, ekonomik, geleceksel bir önemi kalmayan dilimiz kullanılmamaya ve öğretilmemeye başlanmıştır.
Dilimizi ve kültürümüzü bir kenara atmak halkımızın yüzyıllar süren savaşlarını ve çektikleri acıları bir kenara atmak demektir. Yüzyıllar boyu süren mücadelemizin temelinde herhangi bir kralın ve imparatorun arzuları için ölmek yerine binyıllar içinde halkımızın yarattığı insanlık değerlerini korumak arzusu vardı. Kaybedilen fiziki savaştan sonra dünyanın en acı sürgününe (sonuçları soykırıma yol açmıştır) dedelerimizi razı eden tek şey gurbet topraklarında kendileri olarak kalabileceklerine ve sahip oldukları insanlık değerlerini bir şekilde geleceğe taşıyabileceklerine olan inançlarıydı. Onlar hiçbir zaman vatanlarının kendilerine ait olduğu ve oraya halkımızın bir şekilde yeniden ulaşacaklarına olan inançlarını yitirmemişlerdi.
Dilimiz yittikçe binyıllardır dilimize kodlanan insanlık değerlerimiz özünü yitirmeye ve sembolik törensel gösterilere dönüşmeye başlamıştır. Halkımızın binyıllar boyu mücadelesini verdiği değerler anlamsız ve nostaljik kavramlara dönüşmüştür. Ortaya günübirlik yaşayan amaçsız ve farkındalıksız bir kitle çıkmıştır.
Dilimiz, rengimizi ve kokumuzu korumanın en büyük şartı olduğu için yaşamalıdır. Çerkes halkı aralarında yaşadığımız halkların da tasdik ettiği üzere binyılların getirdiği güzel hasletlere sahiptirler. İçinde yaşadıkları topluma barış ve ekonomi alanında olumlu katkılar sağlamaktadırlar. Böyle bir halkın köklerinden kopması ve kimliğini yitirmesi içinde yaşadıkları toplumlara kattıkları olumlu değerlerin köklerinden sökülmesi anlamına gelmektedir. Bir halkın binlerce yıldır taşıdığı kodları yitirmesi ve yeniden kodlanması hem o halkı hem de birlikte yaşadığı halkları yapısal olarak dejenere eder. Huzur ve barış ortamı olumsuz etkilenir.
Dilimiz insanlığımızın kodlarıdır. Deforme olan kodlarımızı yeniden dilimizle kodlamalıyız. Her toplum ancak, kendisine ait olan insanlığının kodlarına hayat buldurduğunda saygılı ve nitelikli bir şekilde geleceğe taşıyabilir kendisini.
Dilimizi yeniden konuşulabilir hale getirmenin ve onunla kendimizi yeniden kodlamanın yolu dilimizi kurumsal olarak öğretmek ve ona sosyal ve ekonomik bir alan açmaktır ayrıca öğretim dışında kitle iletişim olanaklarına sahip olmaktır. Bunun için de ciddi bir devlet desteğine ihtiyaç vardır. Devletin bu desteği açısından düşünüldüğünde devlet için ekonomik kayıp olarak düşünülebilir ancak, aksine bu, devleti güçlendiren önemli bir yatırımdır. Devletin bu konudaki kazancı genel toplumun barış ve istikrarını demokrasiyi kullanarak beslemesi ve dolayısıyla enerjisini sosyal devlet olma yönünde harcaması olanağı elde etmesidir. İlk olarak Çerkes halkı bilinçlendirilmelidir. Kodlarının değerinin farkındalığını bilecek; önce kendi olanaklarını sonuna kadar kodlarını korumak için harcayacak; devlet desteğini talep edecek ve devletin sağladığı olanakları sonuna kadar bilinçli şekilde kullanacak şekilde Çerkes halkını bilinçlendirmek önceliklidir. Devlet ve genel toplum nezdindeki olumlu kredilerimizi de bilinçlendirmeyi desteklemek için kullanmak da olanaklıdır. Ayrıca hiçbir şiddet yönelimi olmadan hak talep eden ve bunu kullanan bir kitle ülke huzuru ve barışının sağlanmasında motive edici bir örnek oluşturacaktır. Barışcıl ve üretken bir işleyişin örneği olan bu durum aynı zamanda Çerkes halkına vatanda ekonomik ve fiziki alan açacaktır. Böylece Çerkes halkı vatanıyla bağlarını koruyabilecek hem de kodlarını koruyabilmesinden kaynaklı olarak geleceğe kendini taşıyabilecektir.
Marğuş Vezir

10.05.2016/17.07.2016–22:56/02:22”””

Derneklerle ilgili makale aşağıdaki gibidir:
“””MESELEMİZ
İçselleştirilmeyen meseleler çözülemez. Meselemiz derin ve çetrefilli iken çözümü içselleştirmemiz de bir o kadar güç.
21. yüzyıldayız. Diasporada kültürel anlamda üretme ve ürettiklerimizi halkımızın tüketmesini sağlama konusunda oldukça diplerdeyiz. Toplu olarak yaşadığımız yerler azaldığı ve genel toplum içinde dağınık halde yaşadığımız için bir araya gelme ve yeniden toplumsal kültürel değerleri besleme ve ileriye taşıma konusunda dezavantajlıyız. Birbirimizi bir araya getirecek yaklaşımlar ortaya koyma ve uygulama konusunda yetersiziz. Hepimiz sadece kaygılıyız ve kaygılarımız da bizi ileri götürme konusunda çözümlere dönüşememektedir.
Kendi dilinde konuşabilen ancak okuma yazma bilmeyen azımsanmayacak bir kitleye sahibiz mesela. Birbiriyle hiç denecek kadar az etkileşime sahip bu kitlemiz maalesef ki ne dili çocuklarına aktarabilmekte ne de yarına kalacak kültürel ürünler ortaya koyabilmektedir. Nostaljik anıları yaşatmaktan öte bir işlevi olmayan bir araya gelişler ise sadece kaygılarımızı ifade eden ve hiçbir somut çözüme evrilmeyen faaliyetler olarak toplumumuzda devam etmektedir. Festivaller, anmalar, dernek geceleri bunlara verilebilecek örneklerdir.
Öncelikli olarak dili anlayan ve konuşan kitleler artık 21. yüzyılda olduklarını hatırlayarak toplumun geleceği için okuma yazma öğrenmeleri ve anadildeki ürünleri okumaya ve dünyalarına dahil etmeye başlamalıdırlar. En büyük ayıbımız bu yüzyılda halen kendi dilimizde okuyup yazmayan insanlar oluşumuz, dolayısıyla dilimizi çağın keşmekeşine kurban edişimizdir. Öncelikli olarak dili bilenlerin okuma yazma öğrenmeleri ve toplumun bu aşamadan sonra kurumsal çözümler araması gerekmektedir.
Bunca dağılmışlık içinde tek çaremiz kurumsal çözümler üretmektir. Hem devletin sağladığı yasal olanaklardan faydalanmak hem de derneklerimize gereken parasal gücü edinmelerini sağlayarak kurumsal güçlü adımlar atmak gerekmektedir. İnsanlarımızın kültürün yitmemesi gerektiğini içselleştirmeleri için durmadan, dinlenmeden insanlarımıza ulaşacak şekilde yazıp çizmek ve meselemizi dokunulabilir çözümlerle insanlarımızın önüne sermek zorundayız.
Sorunumuz derneklerde canla, başla çalışan bir grup azınlığın çözemeyeceği ağır bir sorundur. Bulunduğumuz çağda güçlü kurumsal çözümler geliştiremediğimizde sadece meselenin varlığını ifade etme dışında meselenin çözümü konusunda ilerleme kaydedemeyiz. Toplumun içselleştirip sürükler hale getirmediği ve çözümü konusunda katkı sunmadığı bir meselede kurumsal çözüm arayışı da ortaya çıkmaz. Sorunumuzu halkımızın içselleştirmesine yönelik her türlü girişim ilk olarak üzerine eğilmemiz gereken çalışma alanımız olmalıdır.
Meselemizi halkımızın günlük hafızasına öyle bir işlemeliyiz ki meselemizin çözümü için talep ettiğimiz her katkıyı sağlamak noktasında toplumsal sinerjik bir birliktelik yaratalım. İşçisinden, iş adamına kadar her kesimin sahiplendiği bir meselede herkes üzerine düşeni yapmak zorunda kalacaktır. Toplum adına bir şeyler yapması gerekirken yapmayanlar ancak o zaman baskı hissedecek ve kuru laflarla kılavuzluk devri sona erecektir.
Özet olarak; meselemizin çözümü toplu bilinç oluşturmak bu bilinci toplu reflekslere dönüştürmek ve bu refleksleri de kurumsal güçlere dönüştürmekten geçmektedir. Sadece kaygıyı canlı tutmak ve kaygı sahibi olmak hiç bir şey ifade etmemektedir. Öncelikli olarak meselemizi içselleştirmemiz ve ona eğilmemiz gerekmektedir. Şu an kaygı taşıyan herkes meselemizin içselleştirilmesine yardımcı olmak zorundadır. Öncelikli olarak şu an meselemiz için uğraşan kurum ve kişilere her türlü -öncelikli- maddi ve manevi desteği sağlamaya başlamak zorundadır. Kurumlarımızı gerektiği gibi meselemizle uğraşabilecekleri aşamaya taşımak zorundadırlar. Meselemizi sadece entelektüel bir uğraşı alanından çıkarıp halka mal etmek zorundadırlar.
Marğuş Vezir 09.06.16 22:56””””
Özet yaklaşım ve gerçekleştirme gücüne sahip olduğumuz çözümle ilgili makale aşağıdadır:
“””Yeniden Ubuntu Toplumu Olmak

Neyi yitirdik ve neden bir arpa boyu yol almakta bu kadar zorlanıyoruz? Çerkes toplumu olarak neden geleceğimizi kurmaya yönelik bir işleyişimiz yok? Biz dünümüzde neye sahiptik de artık değiliz? Neden her gün deforme oluyoruz?…
Ubuntu, Afrika kökenli bir hayata bakış açısıdır. Şu anlama gelir Ubuntu: “BEN, BİZ OLDUĞUMUZ ZAMAN ‘BEN’İM”
Adıge felsefesinin özü “tzıxu/цIыху” sözcüğünden ve “fıwe tlağun/ФIыуэ лъагъун” kavramından yola çıkarak oluşan “Xabze/хабзэ”ye uygun olarak yaşamaktır. Yani, farkındalık sahibi olduğunun bilinciyle hayatı farkındalıklı ve bilinçli sevgiyle somutlaştırarak yaşamaktır öz. Adıge toplumunda tüm xabzelerin temelinde farkındalık ve sevgi vardır. Xabzelerde “ben” olgusu yerine “toplumsallık” olgusu merkezdedir. Ayrıca Xabze her bireyi özgün kişiliğiyle inşa eden bir işleyişe sahiptir.
Günümüz Çerkes toplumuna baktığımızda toplumun doğal yapısıyla işlemediğini ve dolayısıyla da gelecekte kendisini özgün olarak var edeceği refleksler geliştiremediğini görürüz. Köylerden kentlere göç, kapitalizm, ideolojik kabuller, dini anlayışlar, ekonomik çıkmazlar gibi pek çok nedenden kaynaklanmaktadır bu durum. Bireyin kendisini toplumun önüne koyduğu, bencil ve toplum yararının gözetilmediği yeni durumda ne toplum olumlu anlamda yol almakta ne de kişilikler ait oldukları toplumun rengini gerçekten taşımaktadırlar. Bu durumda da Çerkes toplumunun binyıllardır ortaya koyduğu değerler bireylerce sadece sömürülmekte ve yok edilmektedir. Ortaya ise özden yoksun, geleceksiz ve sürdürülmesi imkansız bir Çerkeslik çıkmaktadır.

“BEN, BİZ OLDUĞUMUZ ZAMAN ‘BEN’İM” felsefesiyle davranmaya başladığımızda yeniden özümüzün somut işleyişine dönmüş olacağız. Yaptıklarımızı toplum yararına yapmamız gerektiği ve toplum olmadan yaptıklarımızın değer bulmadığı ve dolayısıyla bireysel gerçek mutluluğu tadamayacağımız bilincini yeniden içselleştirmeliyiz. “Bugün halkım için ne yaptım?” diye düşündüğümüzde “şunları yaptım”ın mutluluğunu tadan insanlar olmaya ihtiyacımız var yeniden.
UBUNTU Adıge Xabzesidir. Farkındalık, sevgi ve ideal işleyişimizin özetidir. BEN, BİZ OLMADIKÇA GERÇEKTEN BEN VE MUTLU OLAMAYACAĞIM için UBUNTU döngüsünde yaşamak hayatın en güzel hediyesinin mutluluğunu her gün tatmaktır. UBUNTU, geleceğimizi yeniden inşa edebilmenin anahtarıdır.
Var mısınız yeniden UBUNTU toplumu olmaya!

Marğuş Vezir 12.07.16 23:27”””

Okuma sabrı gösterenlere teşekkürler.

Marğuş Vezir
30.01.18
00:53

Хэкурысхэр хущIэкъун хуейщ

Хэкурысхэр хущIэкъун хуейщ Урысей Федерацием и къэралыгъуэ хабзэм Адыгэбзэ зыщIэхэми къэралыгъуэ паспорт къызэратын хуей хабзэр хырагъагъувэным.
Урысыбзэ щIэн зэр хуейм нахърэ, къэралыгъуэр зэфIыныгъэм тетыну цIыхухэм зэрхуэныкъуэ хабзэм тэшэн хуейщ паспорт IуэхумкIэ.
Мыр хущIэзкъузэнури мис иджы къэралыгъуэм ис фэхэращ.

 

24.01.2018

ЗЫДЫУЩЭХУНУКЪЫМ

<<<  https://adygabza.ru/quday Линкым фэплъ>>>

ЗЫДЫУЩЭХУНУКЪЫМ
Зывмыущэху Адыгэ. Адыгэу дунейм дытетынумэ ди гумрэ ди псэмрэ къеIэхэм дыпэувын хуейщ. Дэ Хэкумрэ бзэрэ димыIэжмэ, лъэхъанэм къыдекIу адыгэ хабзэкIэ дунейм дытемытмэ ныбэрэ-бэкъурэ щхьэ псэу, зыдыхуейм ирагъэз, зищхьэ зиIэмыщIэ имлъиж роботхэу, хьэдэ жадэ къэплъэ-нэфхэу дунейм дытетынущ.
ЦIыхур зэрхъун хуейм икIыу пэмыщI зыгуэрэ зэрыхъун гъуэгум техьамэ абы нэхъ цIыхухэм зи лей екIыфын шынагъуэ псэущхьэ щыIэкъым. Абы щхьэщ демократия щIызытIэр, абы щхьэщ лъэпкъхэр мыкIуэдыну къызэтенэн хуейщ щIыжытIэр, абы щхъэщ цIыхур щхьэхуитыу и гъуэгу къыхихын хуейщ щIыжытIэр.
Мис хэхэсым Адыгэ щIэблэ куэд исщ бзэи, хабзэи ямыIэжу, дэнэкIэ уекъуми абыкIэ пшэфхэу, дэнэ экстремисту сыт щыIэми ахэм я пашэхэу, зэрыадыгэхэри яфIэмIуэхуижу, ящхьэрэ ягупщысэрэ ягъэкIуэдауэ. Я цIэхэр Адыгэу я лэжьыгъэр я ныбэрэ я бэкъурэу щытхэр дэр нэмыщIкIэи хэт щхьэи щхьэпэншэу щхьэгъэузхэщ…
ПщIэнтIэпсхэр зэхэгъажьэу псыхъуэшхуэу Хэкум и къэкIуэным щхъэ гъэжэн хуейщ. АбыкIэ бзэми хабзэми зыхуэныкъуэ псыр псэуэ хэлъхьэн хуейщ. Лъэпкъыу дызэтезIыгъэнур зэкъуэтныгъэм и къэрущ. ЦIыхугъэр щIым къызэртехъуэрэ дызыпIа, ди уна ди хэкум, хуэфащэм дытеувэжмэ икIи дипIынщ, икIи ди унэу тщыпсэунщ.
Урыс къэралыгъуэм къэралыгъуэ къэрукIэ <<ди нобэ Iей>>р къыщытхуихьакIэ къэралыгъуэ къэрукIэ дыIихар ипIэ иригъувэжынри и пщэдэлъщ. Зыдущэхунукъым. Бзэрэ лъэпкъ хабзэрэ къэралыгъэ къэрукIэ дунейм телъэщIыкIыныр <<културэ геноцид>>щи мыбы лъэщу пэувын, макъ инкIэ дэни щыгъэIун хуейщ. Дгъуасэ ди адэжьхэм я жьауэр хэкум тезылъэщIыкIахэм ахэм я лъэужьу къытхуагъэна ди бзэмрэ ди хабзэмрэ хуагугъэр яхуэддэкъым.
Маргъущ Везир
15.01.18
19:27

KIM PHUC-ÇERKES-RUS-İNSAN SICAKLIĞI VEYA NAPALM BOMBASININ YAKICILIĞI


KIM PHUC-ÇERKES-RUS-İNSAN SICAKLIĞI VEYA NAPALM BOMBASININ YAKICILIĞI

Ya barış seçeneğiyle sorunu çözeceksiniz ya da düşmanlığı seçip önce insanlığınıza sonra ülkenizin geleceğine ihanet edeceksiniz.

Vietnam savaşında bir tapınakta üzerine napalm bombası atılan ancak yaralı olarak kurtulan ve aldığı derin yaraların izini ömrü boyunca taşıyan Kim Phuc adlı kadının sözleridir :  “-O bombaları atan pilotla karşılaşsam, ona geçmişi değiştiremeyiz derdim. Ama bugün de yarın da barışa hizmet etmek için elimizden geleni yapabiliriz…”

Rus devleti Çerkeslerle sorununu çözerek barışa hizmet etmek zorundadır çünkü Rusların barışa hizmet etmesi Rus halkının geleceğine hizmet edecektir.

Mevcut durumda sanki Çerkesler hiç var olmamış gibi politikalar izlenmektedir. Bunun üstüne de Eski Çerkesyada kurulu yerel Çerkes Cumhuriyetleri ismen Çerkeslerle eşit hale getirilen ve nüfuzları Çerkesler aleyhine genişletilen halklarla işlevsiz kılınmaya çalışılmaktadır. Rus Devleti Çerkeslerle mutlaka masaya oturmak zorundadır. Rus Devleti tıpkı Çerkesyadan sürdüğü Karaçay ve Balkarlara geri dönüş hakkını tanıdığı gibi Çerkesyanın asıl sahibi Çerkeslere de kapıyı açmak zorundadır. Ya da düşmanlarının(Global rakiplerinin) cehennemin kapılarını açmasına göz yumup ülkeyi cehennem ateşine verecektir.

Bizi katliamlardan geçiren ve vatansız bırakan dedelerin çocukları bilsinler ki geçmişi değiştiremeyiz ancak geleceğimizi barış içinde hepimizin çocukları için inşa edebiliriz. Ayrıca eğer barış içinde bakarsak birbirimize ne Rusya ne de Çerkesya kimse için dar değildir. Ayrıca düşmanlıkla bakarsak birbirimize hem bedenlerimiz hem de vatanlarımız dar gelir huzurlu birer nefes için. Napalm bombası hepimizin derilerini i yakarken insanlıklarımız beraberinde yanar ve geleceğe iyi olmayacak yaralarımızı taşırız.

Marğuş Vezir

12.01.2018

21:48

ÇERKESYA ÇERKESLERİN KADİM VATANIDIR VE BU GERÇEĞİ UNUTAN HAYALCİLERİN UYANMASI LAZIMDIR

ÇERKESYA ÇERKESLERİN KADİM VATANIDIR VE BU GERÇEĞİ UNUTAN HAYALCİLERİN UYANMASI LAZIMDIR
İkinci Dünya Savaşının bitiminde Karaçaylar, Balkarlar gibi tarihi Çerkesyada yaşayan halklar ve Çeçenler ve İnguşlar Alman işbirlikçiliği suçlamasıyla yaşam alanlarından sürülmüşlerdir. Bu halklar Kruşçev zamanında gerekli yasal düzenlemeler yapılarak yaşadıkları yerlere dönebilme olanağına sahip olmuşlardır.
Karaçay ve Balkarlar yaşam alanları olan Çerkesyaya döndükten sonra eski topraklarına yerleşmek dışında da Çerkeslerin yaşam alanlarına da yerleşmişlerdir. Ayrıca devletin kendilerine sağladığı maddi olanaklarla da ekonomik anlamda avantajlı hale gelmişlerdir. Karaçay-Çerkes Cumhuriyetinde iş o hale gelmiştir ki toprakların kadim sahibi olan Çerkesler baskılanmaya başlanmış ve sürgüne uğrayan unsurlar kendi yaşadıkları sürgün ve yok edilme tehlikesi çabucak unutulmuştur.
Karaçay ve Balkarlar Çerkesyada yaşayan ve Çerkesya kültürünü benimsemenin yanı sıra etnik kimliklerini de koruyan halklardır. Sürgüne uğramaları ve yok edilmeleri kabul edilemez elbette ancak kadim ülkenin kadim halkı olan Çerkeslerin yaşadığı dezavantajlı durumdan faydalanıp kendilerine avantajlı durumlar yaratma ve sürgüne kendilerinden önce uğramış ve durumları yasal olarak düzeltilmemiş Çerkesleri yok sayarak kapıldıkları hayaller de asla kabul edilemez.
Her unsurun kendi rengini koruduğu kadim Çerkesyaya götürecek hedefler dışındaki her yapılanmanın karşısındayız. Sürgüne ve soykırıma uğradıkları tescil edilen Çerkes halkı yasal olarak alması gerekenleri alana kadar da mücadelemiz devam edecektir. Tarihi gerçeklerden uzak ve ayağı yere basmayan sürgüne uğrayıp geri dönmüş halklara tarihi gerçekleri ve tarih içindeki yerlerini hatırlatıyoruz. Çerkesyayı barış bölgesi olmaktan çıkaracak bu tür kaşımaları elbette ki ortadan kaldıracak iradeyi de göstereceğiz.
Marğuş Vezir
29.12.17
11:45