KORKULARIMIZ KAYGILARIMIZ VE ÇÖZÜMLER

KORKULARIMIZ KAYGILARIMIZ VE ÇÖZÜMLER
Çerkeslik için kaygılarımız var ve aynı zamanda bizi hareketsiz kılan korkularımız var. Ancak kaygılarımız iki yönlüdür. Birincisi korkularımızdan kaynaklanan kaygılarımız ikincisi de toplum olarak gelecek yaratamamaktan kaynaklı kaygılarımız var.
Korkularımızdan kaynaklı endişelerde, meselemizi hem içinde yaşadığımız toplumun hem de devletin bizi yanlış anlama ihtimalinden kaynaklı korkularımızdan kaynaklı endişeler ağır basmaktadır.
1.  İçinde yaşadığımız toplumun hem de devletin bizi yanlış anlama ihtimalinden kaynaklı korkularımızdan kaynaklı
endişelerden kurtulmanın yolu içinde yaşadığımız toplumun geçmiş travmalarını anladığımızı ve yeni travmalar yaşatmak peşinde olmadığımızı ifade etmek ve vurgulamakla aşılabileceği aşikardır. Ayrıca içinde bulunduğumuz toplumun ve devletin bize pozitif bir bakışı vardır ancak bizim hedefimizin net olarak genel toplumu bir olumsuzluğa sürüklemeyeceği konusunda onları ikna etmek durumundayız ayrıca. Aşağıdaki makale böyle bir yaklaşımın ürünüdür ve derdimizi de anlatmaktadır bu konuda:
“””TÜRKİYEDE ANADİL EĞİTİMİ Mİ ANADİLDE EĞİTİM Mİ?
Travmalar yaşamış ve büyük insan kayıplarının ertesinde kurulmuş bir devlettir Türkiye Cumhuriyeti. Neredeyse tüm kaynakları tükenmişken kurulmuş bir devlettir Türkiye Cumhuriyeti. Yavaş yavaş, parça parça ayrıştırılmış bir imparatorluğun son kara parçasında son bir gayretle vücuda getirilmiş bir devlettir Türkiye Cumhuriyeti.
Osmanlı İmparatorluğunun gayrimüslim parçalarını ayırmak için dinsel ve milli farklılıklar başarılı bir şekilde işletilmiş gayrimüslim toprak parçaları sistemli ve kolay bir şekilde İmparatorluktan koparılmıştır. Devleti ayakta tutmak için bu sefer Müslüman unsurlar üzerinde birlik teşebbüsleri vücuda gelmiş ancak bu da işe yaramamış ve Ortadoğu ve Afrikanın kopuşu engellenememiştir. Müslüman unsurların koparılışında milli farklılıkların etken olması kurulan yeni devlette haklı olarak farklılıklara karşı bir travma yaratmış, bu ise tek tipçi olunduğunda geçmişteki gibi kopuşların engelleneceği düşüncesini yaratmış ve devlet sistemi tek tipçi bir yaklaşımla işletilmiştir.
Ancak en zor zamanda bir araya gelen ve düşmana karşı mücadele eden farklı etnik unsurları bir araya getiren sebepler görmezden gelinmiştir. Bu görmezden gelme bu sefer de dışardaki düşmanların kolay manipüle edebilecekleri alanlar yaratmıştır. Bu daha sonra teröre evrilmiş ve ülkenin başına bela olmuştur.
Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasını sağlayan sebep canı yakılan ve ikinci sınıf görülerek sömürülen doğu(Asya) halklarının mücadele etmediklerinde ayağa kalkamayacakları ve Batıyla mücadele edemeyeceklerinin ayırımına varmalarıydı. Bu ayırıma yaşanan ölümler ve kayıplar zemin hazırlamıştır. Batının baskı unsuru olarak kullandığı teknoloji ve gücün doğu(Asya) toplumlarında da yaratılabileceği düşüncesi Türkiye Cumhuriyetine zemin hazırlamış ve sonrasında da yapılan devrimleri kolaylaştırmıştır.
Geçmişte yaşanan travmalardan kaynaklı olarak içselleştirilen “farklılıklara müsamaha edilmemesi gerektiği” düşüncesiyle hareket eden devlet bu ülke insanını daha da kenetleyecek insani farklılıkları ve doğal insani hakları yok etmeye veya görmezden gelmeye kalkmıştır. Bu görmezden gelme durumu da doğal olarak dış güçlerce manipüle edilmiştir. Bu manipülasyon da türlü propagandalarla terör örgütüne evrilmiştir. Farklılıklara müsamaha etmeyen sistem zamanla durumun bu şekilde devam edemeyeceğinin farkına varmış olsa da travmalardan kaynaklı içselleştirdiği bakış açısını değiştirememiştir. Değiştirmek istediğinde de bu sefer manipüle edilen isteklerle insani hakları birbirinden ayıramamış ve çözümsüzlük katlanarak büyümüştür. Bir yanda manipüle edilen insani haklar isteyen bir kitle diğer tarafta da düşmanların sürekli kullandığı farklılık vurgusuyla yeni acılar yaşamak istemeyen bir kitle karşı karşıya gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyetinde ülkeyi yönetenlerin de bu ülkede hak talep edenlerin de hem yaşanan travmalardan haberdar olarak hem de kültürel farklılıkların ayrışma noktasını hedeflemeden insani hakları sağlaması gerektiğine inanarak hareket etmeleri gerekmektedir.
Anadil bağlamında “anadilde eğitim” ifadesi manipüle edilmiş bir ifadedir. Bu ifade devlet için eski travmaları canlandıran ve savunma refleksi yaratan bir ifadedir. Doğal olarak da amaçlananın devleti bölmek olduğu düşüncesi vardır ve insani haklarını talep edenlerin “anadilde eğitim istiyoruz” ifadesi olumsuz algılanacaktır. Bu durum hem insani talepleri karşılanmayan insanlarda devlet düşmanlığına sebep olacak ve hem insani bir hakkın kullanılması engellenecek hem de bu durum çatışmaya taban yaratarak dış düşmanların istediği duruma hizmet edecektir. Devletin travmasının farkında olan dış düşmanlar “anadilde eğitim” ifadesini bilerek ve isteyerek manipüle etmektedirler. Anadilde eğitim demek farklılıkların ilan edilmesi, farklılıkların çatıştırılması, farklılık temelinde birilerinin düşmanla iş birliği etmesi demektir, bölünme demektir, acı demektir, ölümler demektir, yeniden kabuslara dönmek demektir, çözümsüzlük demektir, devletin asabileşmesi demektir, temel insani hakların asla tam olarak sağlanmaması demektir. Çünkü “anadilde eğitim” devletin varlık sebebini farklılık temeline indirgemektir. Türkiye Cumhuriyetinin varlık sebebi bu coğrafyadaki insanların çalışarak ve terleyerek birinci sınıf insan olarak yaşayacaklarına olan inançlarıdır.
Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan herkes hem yönetirken hem de hak talep ederken bu coğrafyadaki travmaların bilincinde olmalıdır. Ayrıca bu travmaların yarattığı “farklılıkların tehlikeli olduğu düşüncesi” aşılmalıdır. Tek tipçilik yerine insani farklılıkları yok etmeyen, insani hakları sağlayarak manipüle edilecek alanlar bırakmayan anlayış içinde olunmalıdır.
Anadil bağlamında devletten sağlaması istenen “anadilde eğitim” yerine “anadil eğitimi” olmalıdır. Anadil eğitimi ana sütü gibi helaldir ve insanidir. Ayırımcılık ve ayrışma yerine bütünleşme demektir. Manipüle edilecek alan bırakmamaktadır. “Anadilde eğitim” ayrışma ve ateşe benzin dökmek demektir, travmaları diri tutup ülkeyi yangın yerine çevirmek demektir, devleti asıl görevi olan sosyal devlet olmak için enerji harcaması yerine şizofreniye itmek demektir. “Anadil eğitimi” renklerin ve devletin korunması, birbirine kenetlenmesi demektir.
Marğuş Vezir 23:17 03.12.16”””””
Yukarıdaki yaklaşımla meseleye baktığımızın bilinmesi ve bunun devletçe de içselleştirilmesi bize meselemize odaklanma ve içinde yaşadığımız toplumun da desteğini almamızda sonuç getirici çözümler sunacaktır.
Aynı meselenin farklı bir ele alınış biçimi de aşağıdaki makalededir:
“TÜRK-RUS-ÇERKES
Türkiye’de Türk Halkına ve Türk yönetimine kendimizi yeterince anlatamadık. Özgün sorunumuzu dile getirme konusunda hep yavaş kaldık. Ne istediğimizi, amacımızın ne olduğunu yeterince anlatamadık. Türkiye içindeki olumlu imajımızı kullanarak ülke insanlarına kendimizi anlatma şansını da kullanamadık.
Çerkes Halkı barışçıl bir halktır. Özgün bir dile ve kültüre sahiptir. İnsanlığın bilinen tüm çağlarından beri kendine ait bir bölgede özgün yapısıyla yaşamış kadim bir halktır. En son Ruslarla yaptığı yüzlerce yıllık savaşını 1864 yılında dönemin emperyalist dünyasının da katkısıyla kaybetmiş ve Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasına dağılmıştır. Türlü nedenlerle dağınık yerleştirilen Çerkesler Osmanlı Coğrafyasındaki yoğun savaş ortamına yakalanmış bu coğrafyadaki insanlarla aynı bedelleri ödemek durumunda kalmıştır.
Peki Çerkeslerin derdi nedir Türkiye’de? Öncelikli olarak dili ve kültürünü Türkiye’de de korumaktır. Devlet olarak geçmiş dönemlerde kurumsal olarak asimile edilen dil ve kültürüne kurumsal/devletsel destekle yeniden hayat vermektir. Anadil eğitimi ve güncel teknik olanakların devletçe sağlanmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Rusya Federasyonu ile Çerkeslerin vatanlarından sürülmesinden kaynaklı problemleri çözmek için kurumsal adımlar atmasıdır. Türkiye Cumhuriyetinin Çerkeslere Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu arasında ekonomik, kültürel anlamda köprü olması için politikalar belirlemesi böylece barış ortamında üç tarafın da yararına olacak adımlar atmasıdır.
Çerkes Halkı vatanından kopmuş bir halktır ve vatanını da hiçbir zaman unutmamıştır. Kendi özgün coğrafyasına yeniden yerleşme hakkına sahip olan Çerkeslere hem Türkiye Cumhuriyeti hem de Rusya Federasyonu geleceğe dair barış ortamının yaratılması ve emperyalist Batı tarafından yapılacak mühendislik çalışmalarıyla her iki ülke için de Çerkesler aracılığıyla Türk-Rus düşmanlığı tohumları ekilmemesi için devletsel destek vermek zorundadır. Çerkeslerin gelecekte kültürleri ve dilleriyle var olma şansı yaratan bu durum elbette ki Çerkes Halkının bu işe canı gönülden sahip çıkacağı ve hayat vereceği hayati meseleleridir.
Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti, barışçıl ve demokratik yapıdaki Çerkes Halkının kültürel ve tarihi sorunlarına özellikle ilgi göstermelidir. Ülkede sağlayacağı demokratik haklar için Çerkeslerle ilgili pilot uygulamalar yapmalı, barışa dayalı örnekleri Çerkesler üzerinden yaratmalı ve sorunlu halklara somut olarak devletin istediğinin barış içinde değişim olduğunu vurgulamalıdır.

Çerkeslerin Türkiye’de vatandaşlık, resmi dil, bayrak, toprak anlamında sorunları yoktur. Bu ülkede var oldukça bu ülkenin esenliğinin, barışının, demokrasi kültürünün parçasıdırlar. Çerkeslerin vatanının bu ülke dışında olması ve orada yeniden yaşama isteği, kendi dil ile kültürlerini yaşatma isteği, devletin kurumsal desteğini talep etmeleri demokratik ve insani isteklerdir. Bu istekler hem Türkiye Cumhuriyeti, hem Çerkesler için geleceğe daha sağlam uzanmak için hayat bulması gereken isteklerdir. Türkler Batı’nın ikircikli müttefikçilik oyunlarından; Ruslar, Batı’nın ,Rusya Federasyonu’nu zayıflatıp sömürme hedefine yönelik politikalarından; ve Çerkesler vatanlarından uzak olmaktan çok çektiler. Üçlü sinerji zamanıdır.

14.08.2016 23:38 Marğuş Vezir”””””
2.  Toplum olarak gelecek yaratamamaktan kaynaklı kaygılarımız var ikinci olarak. Meselemizin en can yakıcı olan yönü budur. Dilin kaybedilmesi sorunu, sen Adıge değil misinin yaptırımının yok olması sorunu, sayıca pek çok fonksiyonsuz dernekler sorunu, herkesin kendine meselenlerin çözümüyle ilgili birer meşgale bulmaması ve tembellik sorunu, ismen olan ancak toplumu sürükleyecek nitelikte thamadelerimizin olmaması sorunu, anadil-kültür- xeku ilişkileri meselesine derneklerin odaklanamaması sorunu ve aklıma gelmeyen başkaca sorunlarımız var.
Bir dili bilmeyenlere öğreterek yaşatamazsınız, bir dili bilenlerin o dili kullanmaması öldürür. Öncelikli olarak dili bilenlerin dili iletişim aracı olarak toplum içinde ve aile içinde kullanmak gerektiği ve dilin artık yazılı bir iletişim aracı olarak da kullanılması gerektiği düşüncesinin içselleştirilmesi ve gereğinin toplumca yapılmaya başlanılması gerekmektedir. Eğer Adıge olarak devam etmek istiyorsak dili yaşatmanın ilk gereği budur. Devamında da örgün eğitimin sağladığı olanakların yardımıyla aile ve toplum desteğiyle çocuklara dilin öğretilmesi yolu gerçekçi olarak açılacaktır.
Dille ilgili başka bir ele alış aşağıdaki makalededir:
“””KOD
Dil, kültürün korunmasının ilk şartıdır çünkü kültür dile kodlanmıştır ve bu kodları yitirmek kültürü yitirmektir. Dil yitirildiğinde kültür belirli bir süre törensel olarak sürdürülebilse de zamanla anlamlılığını yitirir ve zamana yenik düşerek ortadan kalkar.
Diasporada Çerkes dili büyük tehlike altındadır. Çerkesyada hayatın her alanında kullanılan dil diasporada zamanla Çerkeslerin lokal olarak çoğunluk oluşturup bir arada bulundukları yerlere hapsolmuştur. Ekonomik alanda ve diğer toplumlarla etkileşmede kendisine bir yer bulamamıştır. Sadece Çerkeslerin günlük iletişiminde ve kendi aralarında kullandıkları bir öge olarak köylerin boşalması sürecine kadar kullanılmıştır. Köylerin boşalması, radyo ve televizyon gibi araçlarda dilin kendine yer bulamaması, dilin ekonomik bir önceliğinin olmaması, büyük şehirlerde gündelik hayatlarda gündelik ihtiyaçları gidermede Çerkesçenin işlevsizliği, dilin yazılı ve sesli olarak ürettiklerinin tüketileceği bir ortamın önünde yasal engellerin bulunması, dil ve kültür gibi unsurların ayrımcılık olarak algılanması gibi türlü nedenlerle Çerkesçe önemini yitirmiş, sadece bilenlerin psikolojik olarak rahatlamak ve farklı hissetmek için kullandıkları işlevsiz seslere dönüşmüştür. İletişimsel, ekonomik, geleceksel bir önemi kalmayan dilimiz kullanılmamaya ve öğretilmemeye başlanmıştır.
Dilimizi ve kültürümüzü bir kenara atmak halkımızın yüzyıllar süren savaşlarını ve çektikleri acıları bir kenara atmak demektir. Yüzyıllar boyu süren mücadelemizin temelinde herhangi bir kralın ve imparatorun arzuları için ölmek yerine binyıllar içinde halkımızın yarattığı insanlık değerlerini korumak arzusu vardı. Kaybedilen fiziki savaştan sonra dünyanın en acı sürgününe (sonuçları soykırıma yol açmıştır) dedelerimizi razı eden tek şey gurbet topraklarında kendileri olarak kalabileceklerine ve sahip oldukları insanlık değerlerini bir şekilde geleceğe taşıyabileceklerine olan inançlarıydı. Onlar hiçbir zaman vatanlarının kendilerine ait olduğu ve oraya halkımızın bir şekilde yeniden ulaşacaklarına olan inançlarını yitirmemişlerdi.
Dilimiz yittikçe binyıllardır dilimize kodlanan insanlık değerlerimiz özünü yitirmeye ve sembolik törensel gösterilere dönüşmeye başlamıştır. Halkımızın binyıllar boyu mücadelesini verdiği değerler anlamsız ve nostaljik kavramlara dönüşmüştür. Ortaya günübirlik yaşayan amaçsız ve farkındalıksız bir kitle çıkmıştır.
Dilimiz, rengimizi ve kokumuzu korumanın en büyük şartı olduğu için yaşamalıdır. Çerkes halkı aralarında yaşadığımız halkların da tasdik ettiği üzere binyılların getirdiği güzel hasletlere sahiptirler. İçinde yaşadıkları topluma barış ve ekonomi alanında olumlu katkılar sağlamaktadırlar. Böyle bir halkın köklerinden kopması ve kimliğini yitirmesi içinde yaşadıkları toplumlara kattıkları olumlu değerlerin köklerinden sökülmesi anlamına gelmektedir. Bir halkın binlerce yıldır taşıdığı kodları yitirmesi ve yeniden kodlanması hem o halkı hem de birlikte yaşadığı halkları yapısal olarak dejenere eder. Huzur ve barış ortamı olumsuz etkilenir.
Dilimiz insanlığımızın kodlarıdır. Deforme olan kodlarımızı yeniden dilimizle kodlamalıyız. Her toplum ancak, kendisine ait olan insanlığının kodlarına hayat buldurduğunda saygılı ve nitelikli bir şekilde geleceğe taşıyabilir kendisini.
Dilimizi yeniden konuşulabilir hale getirmenin ve onunla kendimizi yeniden kodlamanın yolu dilimizi kurumsal olarak öğretmek ve ona sosyal ve ekonomik bir alan açmaktır ayrıca öğretim dışında kitle iletişim olanaklarına sahip olmaktır. Bunun için de ciddi bir devlet desteğine ihtiyaç vardır. Devletin bu desteği açısından düşünüldüğünde devlet için ekonomik kayıp olarak düşünülebilir ancak, aksine bu, devleti güçlendiren önemli bir yatırımdır. Devletin bu konudaki kazancı genel toplumun barış ve istikrarını demokrasiyi kullanarak beslemesi ve dolayısıyla enerjisini sosyal devlet olma yönünde harcaması olanağı elde etmesidir. İlk olarak Çerkes halkı bilinçlendirilmelidir. Kodlarının değerinin farkındalığını bilecek; önce kendi olanaklarını sonuna kadar kodlarını korumak için harcayacak; devlet desteğini talep edecek ve devletin sağladığı olanakları sonuna kadar bilinçli şekilde kullanacak şekilde Çerkes halkını bilinçlendirmek önceliklidir. Devlet ve genel toplum nezdindeki olumlu kredilerimizi de bilinçlendirmeyi desteklemek için kullanmak da olanaklıdır. Ayrıca hiçbir şiddet yönelimi olmadan hak talep eden ve bunu kullanan bir kitle ülke huzuru ve barışının sağlanmasında motive edici bir örnek oluşturacaktır. Barışcıl ve üretken bir işleyişin örneği olan bu durum aynı zamanda Çerkes halkına vatanda ekonomik ve fiziki alan açacaktır. Böylece Çerkes halkı vatanıyla bağlarını koruyabilecek hem de kodlarını koruyabilmesinden kaynaklı olarak geleceğe kendini taşıyabilecektir.
Marğuş Vezir

10.05.2016/17.07.2016–22:56/02:22”””

Derneklerle ilgili makale aşağıdaki gibidir:
“””MESELEMİZ
İçselleştirilmeyen meseleler çözülemez. Meselemiz derin ve çetrefilli iken çözümü içselleştirmemiz de bir o kadar güç.
21. yüzyıldayız. Diasporada kültürel anlamda üretme ve ürettiklerimizi halkımızın tüketmesini sağlama konusunda oldukça diplerdeyiz. Toplu olarak yaşadığımız yerler azaldığı ve genel toplum içinde dağınık halde yaşadığımız için bir araya gelme ve yeniden toplumsal kültürel değerleri besleme ve ileriye taşıma konusunda dezavantajlıyız. Birbirimizi bir araya getirecek yaklaşımlar ortaya koyma ve uygulama konusunda yetersiziz. Hepimiz sadece kaygılıyız ve kaygılarımız da bizi ileri götürme konusunda çözümlere dönüşememektedir.
Kendi dilinde konuşabilen ancak okuma yazma bilmeyen azımsanmayacak bir kitleye sahibiz mesela. Birbiriyle hiç denecek kadar az etkileşime sahip bu kitlemiz maalesef ki ne dili çocuklarına aktarabilmekte ne de yarına kalacak kültürel ürünler ortaya koyabilmektedir. Nostaljik anıları yaşatmaktan öte bir işlevi olmayan bir araya gelişler ise sadece kaygılarımızı ifade eden ve hiçbir somut çözüme evrilmeyen faaliyetler olarak toplumumuzda devam etmektedir. Festivaller, anmalar, dernek geceleri bunlara verilebilecek örneklerdir.
Öncelikli olarak dili anlayan ve konuşan kitleler artık 21. yüzyılda olduklarını hatırlayarak toplumun geleceği için okuma yazma öğrenmeleri ve anadildeki ürünleri okumaya ve dünyalarına dahil etmeye başlamalıdırlar. En büyük ayıbımız bu yüzyılda halen kendi dilimizde okuyup yazmayan insanlar oluşumuz, dolayısıyla dilimizi çağın keşmekeşine kurban edişimizdir. Öncelikli olarak dili bilenlerin okuma yazma öğrenmeleri ve toplumun bu aşamadan sonra kurumsal çözümler araması gerekmektedir.
Bunca dağılmışlık içinde tek çaremiz kurumsal çözümler üretmektir. Hem devletin sağladığı yasal olanaklardan faydalanmak hem de derneklerimize gereken parasal gücü edinmelerini sağlayarak kurumsal güçlü adımlar atmak gerekmektedir. İnsanlarımızın kültürün yitmemesi gerektiğini içselleştirmeleri için durmadan, dinlenmeden insanlarımıza ulaşacak şekilde yazıp çizmek ve meselemizi dokunulabilir çözümlerle insanlarımızın önüne sermek zorundayız.
Sorunumuz derneklerde canla, başla çalışan bir grup azınlığın çözemeyeceği ağır bir sorundur. Bulunduğumuz çağda güçlü kurumsal çözümler geliştiremediğimizde sadece meselenin varlığını ifade etme dışında meselenin çözümü konusunda ilerleme kaydedemeyiz. Toplumun içselleştirip sürükler hale getirmediği ve çözümü konusunda katkı sunmadığı bir meselede kurumsal çözüm arayışı da ortaya çıkmaz. Sorunumuzu halkımızın içselleştirmesine yönelik her türlü girişim ilk olarak üzerine eğilmemiz gereken çalışma alanımız olmalıdır.
Meselemizi halkımızın günlük hafızasına öyle bir işlemeliyiz ki meselemizin çözümü için talep ettiğimiz her katkıyı sağlamak noktasında toplumsal sinerjik bir birliktelik yaratalım. İşçisinden, iş adamına kadar her kesimin sahiplendiği bir meselede herkes üzerine düşeni yapmak zorunda kalacaktır. Toplum adına bir şeyler yapması gerekirken yapmayanlar ancak o zaman baskı hissedecek ve kuru laflarla kılavuzluk devri sona erecektir.
Özet olarak; meselemizin çözümü toplu bilinç oluşturmak bu bilinci toplu reflekslere dönüştürmek ve bu refleksleri de kurumsal güçlere dönüştürmekten geçmektedir. Sadece kaygıyı canlı tutmak ve kaygı sahibi olmak hiç bir şey ifade etmemektedir. Öncelikli olarak meselemizi içselleştirmemiz ve ona eğilmemiz gerekmektedir. Şu an kaygı taşıyan herkes meselemizin içselleştirilmesine yardımcı olmak zorundadır. Öncelikli olarak şu an meselemiz için uğraşan kurum ve kişilere her türlü -öncelikli- maddi ve manevi desteği sağlamaya başlamak zorundadır. Kurumlarımızı gerektiği gibi meselemizle uğraşabilecekleri aşamaya taşımak zorundadırlar. Meselemizi sadece entelektüel bir uğraşı alanından çıkarıp halka mal etmek zorundadırlar.
Marğuş Vezir 09.06.16 22:56””””
Özet yaklaşım ve gerçekleştirme gücüne sahip olduğumuz çözümle ilgili makale aşağıdadır:
“””Yeniden Ubuntu Toplumu Olmak

Neyi yitirdik ve neden bir arpa boyu yol almakta bu kadar zorlanıyoruz? Çerkes toplumu olarak neden geleceğimizi kurmaya yönelik bir işleyişimiz yok? Biz dünümüzde neye sahiptik de artık değiliz? Neden her gün deforme oluyoruz?…
Ubuntu, Afrika kökenli bir hayata bakış açısıdır. Şu anlama gelir Ubuntu: “BEN, BİZ OLDUĞUMUZ ZAMAN ‘BEN’İM”
Adıge felsefesinin özü “tzıxu/цIыху” sözcüğünden ve “fıwe tlağun/ФIыуэ лъагъун” kavramından yola çıkarak oluşan “Xabze/хабзэ”ye uygun olarak yaşamaktır. Yani, farkındalık sahibi olduğunun bilinciyle hayatı farkındalıklı ve bilinçli sevgiyle somutlaştırarak yaşamaktır öz. Adıge toplumunda tüm xabzelerin temelinde farkındalık ve sevgi vardır. Xabzelerde “ben” olgusu yerine “toplumsallık” olgusu merkezdedir. Ayrıca Xabze her bireyi özgün kişiliğiyle inşa eden bir işleyişe sahiptir.
Günümüz Çerkes toplumuna baktığımızda toplumun doğal yapısıyla işlemediğini ve dolayısıyla da gelecekte kendisini özgün olarak var edeceği refleksler geliştiremediğini görürüz. Köylerden kentlere göç, kapitalizm, ideolojik kabuller, dini anlayışlar, ekonomik çıkmazlar gibi pek çok nedenden kaynaklanmaktadır bu durum. Bireyin kendisini toplumun önüne koyduğu, bencil ve toplum yararının gözetilmediği yeni durumda ne toplum olumlu anlamda yol almakta ne de kişilikler ait oldukları toplumun rengini gerçekten taşımaktadırlar. Bu durumda da Çerkes toplumunun binyıllardır ortaya koyduğu değerler bireylerce sadece sömürülmekte ve yok edilmektedir. Ortaya ise özden yoksun, geleceksiz ve sürdürülmesi imkansız bir Çerkeslik çıkmaktadır.

“BEN, BİZ OLDUĞUMUZ ZAMAN ‘BEN’İM” felsefesiyle davranmaya başladığımızda yeniden özümüzün somut işleyişine dönmüş olacağız. Yaptıklarımızı toplum yararına yapmamız gerektiği ve toplum olmadan yaptıklarımızın değer bulmadığı ve dolayısıyla bireysel gerçek mutluluğu tadamayacağımız bilincini yeniden içselleştirmeliyiz. “Bugün halkım için ne yaptım?” diye düşündüğümüzde “şunları yaptım”ın mutluluğunu tadan insanlar olmaya ihtiyacımız var yeniden.
UBUNTU Adıge Xabzesidir. Farkındalık, sevgi ve ideal işleyişimizin özetidir. BEN, BİZ OLMADIKÇA GERÇEKTEN BEN VE MUTLU OLAMAYACAĞIM için UBUNTU döngüsünde yaşamak hayatın en güzel hediyesinin mutluluğunu her gün tatmaktır. UBUNTU, geleceğimizi yeniden inşa edebilmenin anahtarıdır.
Var mısınız yeniden UBUNTU toplumu olmaya!

Marğuş Vezir 12.07.16 23:27”””

Okuma sabrı gösterenlere teşekkürler.

Marğuş Vezir
30.01.18
00:53

Bir cevap yazın