Düşler, Düşünceler ve Dokunuş

Düşler, Düşünceler ve Dokunuş

     Hayattan neler bekliyorum, neredeyim ve ellerimi uzattığım gerçek düş mü?

     Öncelikle tüm ilişkilerimde kişisel özgürlüğüm belirleyici oldu. Kişisel özgürlüğümü yitirmeden bir kişilik oluşturup o kişiliğimle hayata insanca dokunmak hedefim oldu…

     Köyde doğdum. Çocukluğumdun daha doğrusu bebekliğimden hatırladığım ilk şey bir buçuk yaşındayken sütten kesildiğim gün. O gün annem beni köyun fırınına götürmüştü. Fırını ve oradakileri hatırlıyorum. Oradaki kadınlardan biri bana bakıp “Artık kocaman oldun. Utanmadan anne sütü içiyorsun hala!” diyerek annemin göğsüne kömür isi sürmüştü. Ben ise o olaydan sonra bir daha asla anne sütü içmedim. Yani hayata başlarken hatırladığım ilk şey ruhumun inatçı ve gururlu oluşu…  O yıllarla ilgili hatırladığım başka birşey gaz lambasıyla aydınlanan bir oda ve o geniş odada oturan ailem. Ama çok silik bir anı bu.

     Ortalama üç-dört yaşındayken bir ilçeye göçtük. Göçtüğümüz geceyi hatırlıyorum. Ağlaşan insanlar ve loş aydınlıklar.. İlçeye vardığımızda gece yarısıydı. Elektrik lambasıyla tanıştığım ilk gece. Ama ben gaz lambası diye tutturdum yine… Sonra bir kahvaltı ve uyku…Ablamın yaptığı kâğıt sobalar, komşumuzun yaptığı içi boş kâğıt uçak, kırık bir zurna, bir emzik, arka odada ev sahibimizin gizemli eşyaları, beni korkutan bir kertenkele, evin yanındaki karanlık bir mağara, Hasan, beni “sevgilim” diye kızdıran ablamın arkadaşı, sevgilimin bana verdiği kirazlar, iş makinası hayalim, selin karşı kıyıda mahsur bıraktığı annem, Hatice, Hatice’nin uçurumun tepesindeki evi, evin üstündeki kale (veya kilise), gavurların Türkleri kapadıkları su dolu zindan, kiraz bahçesinde ağacın içinden akan çeşme…

     Sonra ikinci evimize taşındık. Tam bir akrep yuvasıydı orası. Gece annem ve büyük ablam sabaha kadar nöbet tutardı. Ali Sağ gelirdi hergün evimize. Severdim onu ama çok bilmiş davrandığı için ona hep hırçın davranırdım. Adıge gençleri gelirdi bize ve ben onları çok severdim. Hepsi deli dolu, şakacı, sevgi dolu ve asildiler. Pıshelıve yemeye ve ruhuma dokunmaya gelirlerdi bize. Birisi pshelıveler yapışmasın diye tek tek atardı kaynayan suya. Bir ara oranın gençleri kapımıza mektup bıraktılar. Ablalarım güzel ya, ilgi duyuyorlarmış. Adıge gençleri sessiz sedasız çözdü işi… Birinde de tam sofra hazırlanıyor, ben illa sofra serilirken ablamın sırtına bineceğim. Sonra Ali Sağ da oradaydı. Ablam sofra bezini açtı ve kocaman bir akrep fırladı. Ben hemen sustum ve Ali Sağ hep benimle dalga geçti.. Bir ara burnuma nohut kaçtı. Beni yakında oturan Çingenelere götürdüler. Bir bezi boru gibi sardı bir kadın ve burnumdaki nohutu aldı.. İlk gazozu oradayken içmiştim. Ne de tatlıydı “Elvan” .

     Çok geçmedi üçüncü evimize taşındık. Bir kuş yakalamıştı komşumuzun oğlu. Bana o kadar çok alışmıştı ki.. Ama razı olamadım kafeste yaşamasına. Ama beni bırakmadı hemen. Evin içinde uçup durdu.  Sonra birkaç kez geri geldi ama en sonunda özgürlüğüne alıştı.. Benim canım Mesten’im vardı bir de. Küçük, şirin, bayaz bir kedi. Ben ağlarken ağlamamam için yüzümü tırmalardı. Birinde ona banyo yaptırırlarken bayıldı. Leğenin kenarlarını bir çocuk gibi tutuyordu… Bana masal anlatan bir komşu kadın vardı. Her gece anlatırdı bana. “Masallar jipten düştü öldü.” derdi anlatmak istemediği zamanlar ama yutar mıyım… Komşumuzun biri de gizlice odunlarımızı yürütüyordu… Mahalleden biri ölmüştü ve bezlerle çevresini kapatıp yıkamışlardı… Cumhur koca bir balık yakalamıştı bulanık suda… Bu arada sağ-sol çatışmaları bütün hızıyla sürüyordu. Bir seferinde komünistler evimizi havaya uçuracaklardı. Nereden bilelim Türkeşçilerin evinde oturduğumuzu. Neyse ki komünistlerin arasında bizim entel Selami vardı ve o önledi… Bazen komşulara televizyon izlemeye de giderdik… Teypten hatırladığım tek ses Adıge müzikleri…Bir ara sokağa çıkmıştık, sağ-sol kavgasında sandalyeler uçuşuyordu… Halamın oğulları geldi birinde de. Ceviz düşürmeye çalışıyorlardı ağaçlardan ve de fotoğraf makinesiyle tanıştım… Birkaç kez köye gittim bu arada. Ğaffar’ınbir pikapı vardı. Oturak yapmışlar.. Bir de Cipçi-Cuma.. Evimizde köyün öğretmeni oturuyordu. Birinde de camide mevlit vardı ve köyden ayrılışıma çok üzüldüm…

   İkinci yılda dördüncü evimize taşındık. Koca bir lastik tekerim vardı. Ne keyifti onu yuvarlamak. Sonra plastik mermi atan bir tabancam vardı. Mermisi kapının üstünde kaldı. Acaba hala orada mı?… Adıge gençleri sık sık geliyordu evimize. Selami’nin ne çok anısı vardı. Okula gitmek yerine sihirbazlık okuluna gitmiş. Bir sürü sihir biliyordu… Birinde bir damda oynarken bir grayderin dağdan aşağı yuvarlandığını görmüştüm… Bir de bizimle aynı köyden Memet Zeki vardı. Sosyetik ve garip gelirlerdi bana. Jandarma vardı onlara giden yolda. Onlara hep sevgiyle gülümserdim… En sonunda bizim Adıge gençlerinden biri komşu kızımızı kaçırdı. Tehditler, bize beslenen kin, ama ama o kaçan kız birinde bana donmuş şekerli süt vermişti ve onu çok seviyordum.

     Köye taşındık 12 Eylül darbesinden önce. Yollardaki tankları hatırlıyorum. Köyde yazılara sığmayacak kadar renkli anılarım var ama ama onlara pek dokunmayacağım.

     İlçede hiçbir zaman Adıgece dışında konuşmadım hiçkimseyle. Çevremdeki herkes Türkçe konuşuyordu ama ben bir türlü konuşmak istemedim. Türkçeyi çok iyi biliyordum ama konuşmadım. Sanki ruhumun sözcükleri değildi. Köyde ilkokula başladığımda mükemmel Türkçe konuşurdum. Ne teneffüste ne de dışarıda bir daha tek bir sözcük konuşmazdım Adıgece dışında.. Hep ilçedeyken bize gelen Adıge gençlerini özlerdim. Birgün onlar gibi asil ve güzel bir iletişimle insanlarla yaşamak isterdim… Ekonomik durumumuz bozulmuştu. Ama insanlarımızı çok seviyordum. Hırçın ve çok asiydim.

     Amcamın oğlu benim adıma ilk kaşenime mektup yazdı. Ağbim benimle nede çok dalga geçmişti. Ben ilkokula bile gitmiyordum oysa. Yazmam eşyanın doğasına aykırıydı… Sabaha kadar hiç bıkmadan kaşenimin yüzünü izleyebileceğimi düşünürdüm..

     Ortaokulu kendi ilçemde okudum. Orada da iki Abhaz kızına vurulmuştum. Sirisi bazen bizde kalırdı ve onunla konuşmayı çok severdim..

     Onlarca aşktan sonra üniversitede kendimi tanımamı sağlayan bir aşk yaşadım. hep bir Adıge gibi davrandım. O insanla derin bir dostluk oluşturdum. Kendime ve ona saygının en üst boyutunu yaşadım..

     Daha sonra militan bir kız geldi üniversiteye. Adıgeydi. Beni çok seviyordu ve hiçbir kural tanımıyordu. İlk başlarda uzak durmaya çalıştım. Daha sonra kapıldım o insana. Asıl nedenimse onun varlığının anlamını çözme isteğimdi. O insanın sevgisini yitirmeden güzel bir dostlukta somutlaştı ilgim… Ve o insanın o içten, üşüten o en güzel insansı ağlamalarını benimle paylaşmasıyla bana verebildiği en güzel insan olma armağanını hep hatırlıyorum..

     Sonunda beni en çok sarsan ilişkim oldu. Adıge değildi. Benzer bir felsefeyle yetiştirmişti kendisini. O da asi ve militan ruhluydu. Tüm felsefemle tüm varlığımla yüzleştirdi o insan beni. Zaman zaman felsefemle ve zaman zaman ruhumla kavga ettim. Beni oluşturan değerlerden yitirmeden ve o insanı kaybettirecek olsa da sakınmadan yüreğimdeki tüm duygularla davrandım.. Ne o insandan vazgeçebiliyordum ne de hayatıma fiziksel olarak dahil edebilecek bir yol bulabiliyordum. O insansa her yeni gün gitmeyi bir gün daha erteliyordu. En sonunda da gitti benden… Kendimle son bir kez daha yüzleştim. tüm taşları zor da olsa yerine koydum. Bedenim, ruhum yıprandı. Ama en sonunda ruhum ve bedenim iyileşti.

     Hayatımı birleştireceğim insan konusunda, ruhumun insana dair tüm sorularla beni yüzleştirip o insana öyle yürüme isteği vardı hep ruhumda. İçimden gelen asalet duygumdan taviz vermeden ve beni oluşturan değerlerle yürümeliydim o insana. Bunlara ulaşmadan ise hayat birleştirme anlamında hiçkimsenin karşısına çıkmayacaktım.

     Çevremdeki tüm evliliklerde eksiklikler görüyordum. Annem bile zorunlu bir evlilik taşıyordu. Sürekli kırgınlıkla yaşamıştı koca bir ömrü. Benimle her dertleşmesinde ulaşamadığı düşlerini anlatırdı. O yüzden hep düşleri çalmanınne kadar iğrenç olduğunu yaşadım, anladım. Adıge felsefesiyle Adıge xabzeyi inceledim hep. Adıgelerin çoğunluğunun evliliklerini kendilerinin seçmesine rağmen yine de birşeylerin yanlış olduğunu gördüm. Sadece xabze kalmıştı. Özü ise yoktu. Biz xabzeye sadece gözlerle bakıyorduk. Yüreğimizle bakmayı ve felsefeyi unutmuştuk. Yüreksiz ve bencilce bir evlilik yapmamak hayatımdaki en büyük rüyam oldu buyüzden. Felsefemi ve nasıl uyguluyacağıma netleştirmeden bir insanla bir olmayı asla istemedim.

     Felsefemi netleştirirken en büyük yardımcım Adıgece sözcükler, gözlemlediğim xabzeler ve içsel kararlılığım oldu. Önce “tzıxu(insan)” olduğumuzu farkettim. Sonraysa xabzelerimizin “gu(yürek)”ya dayandığını farkettim. Xabzelerimize tzıxı olma bilinciyle ve gu ile baktım. Bir şekilde insanların yüreğiyle konuşabileceğini gördüm. Bu ise bana f’ıwe lhağun(sevmek) ı öğretti. Sevmek insanın olumluluğunu onaylamak insanı sevmek anlamında. Bu aşamadan sonra ise insan olmanın sevincini tattım. Hayatın aslında sevinç olduğunu ve bu sevinci sürekli kılan bir hayat birleştirmeyle insan olma yolunda mutlulukla yürünebileceğini gördüm.

     Nıbjjeğuğe(dostluk), tzıxuğe(insanlık), lhağunığe(sevgi)ya insan olma sevinciyle dokundum.

     Tzıxu olduğumun farkında olunca sonsuz özgürlüğümü daha çok sevdim. Özgürlüğümle ve özgürlükleri incitmeden paylaşmayı duyumsadım.

     Hayat birleştirmenin özgürlükleri kısıtlamak değil özgürlükle bir ruhu seçip insan olmanın en sıcak boyutunu yaşamak olduğunu anladım. Gelecek nesillere en güzel hediyenin ise insan olmanın en sıcak boyutu olan,gerçeklere dayalı kurulmuş ailelerle örülmüş güzel bir toplum hediye etmek olduğunu anladım.

     İnsanların ruhlarında dokunduğu ve xabzelerimizde aradığı sıcaklığı yazılarımda sözcüklere döktüm, insanlar dokunabilsin diye. En çok insan ruhunun şekillenmiş bir xabzesinin olabileceğini göstermeye çalıştım. Her insanın yüreğinin gerçeğe dokunabileceğini ve ruhlarından korkmamaları gerektiğini anlatmaya çalıştım.

     Hayat birleştirmeye hazır olduğumda ise beni büyüten herşeyi paylaşabilmeyi veya anlatabilmeyi istedim. Gerçek varlığım konusunda o insana herşeyi gösterebilmeyi umdum. Bu öneriyi yaptığım insan artık onu seçtiğimde gerekçelerimin oturmuş olduğunu bilmeli. O insan sözcüklerimle beni gördüğünde şunu anlayacaktır: beklentilerim değil de insanlığımıno insana götürdüğünü, o insanın asil gerçekleriyle yürüyebileceğime inandığımı, bir Adıge pşşaşşe olduğunu ve kendisinin hayat felsefesini niçin sevdiğimi, eşit ve saygılı bir birliktelik istediğimi, tüm insan sıcaklığıma değer bulduğumu…

     Yitmeden ve yitirmeden yaşayabileceğime inanıyorum…

     Beklemeli şimdilik. O insan ayrımsamalı beni. Nasıl dokunduğumu görmeli hayata. Ve ancak o zaman uzatabilir o insan, asil yüreğinin ellerini. Asil ellerini uzatana kadar tutku yok. Tutku çoğu kez gerçekleri eksik bırakır. Hayatla eksik yüzleşmedim ve o insan gerçeklerimi görmeli. Ondan sonraysa sevinçli tutku paylaşılır.

     Bundan dolayı hayat birleştirme teklifi bir ısrar değil, bir davet beraber yürümek için. O insan kendi gerçeklerinde bulursa eğer gelme isteğini, gelecektiro zaman… Her karar zegurıuen(yüreklerin uzlaşısı)le alınır. Eğer yüreğimin söylediğinde o insanın yüreğiyle uzlaşırsak işte o zaman fiziksel hayatımız için karar alabiliriz… Yeterince verileri olmalı o insanın. O insan bendeki tüm verilere ulaşacak. Kararını gerçeklerle örecek ve öyle sunacak.

     Evlilik olumlu sonuç ve evliliğin olmaması olumsuz sonuç değildir. Asil bir Adıge pşşaşşe olarak gerçeklerle örülü sunulan karar değerlidir hep. Çaba hayat birleştirmeyi sağlamaya yönelik değildir… Yüreğim o insanı sevdi, o insana hayatımın en büyük gerçekleriyle konuşuyorum, yüreğim o insanın olmasını istiyor. Bunun için o insanda kendimi netleştirmek ve özgür kararını verebilmesi için çabalıyorum. Aceleci değilim. O insanı hiçbir kararında yitirmeyeceğime inanıyorum.

     O güzel bir insan. Onu seviyorum ama yakıştırarak ve tanrılaştırarak değil.

     The(Yaratıcı) bize en güzel gerçeği armağan edecektir. Bizi tzıxu olmanın en güzel boyutuyla buluşmamız gereken yerde buluşturacaktır. Buluşmamız gereken yer ise o insanın yüreğinin ona söyleyeceği yer olacaktır. O zamana kadar da benim yüreğimin istediği yer bir öneri olarak kalacak ve o yerde buluşmazsak da o insanla insan olmanın en güzel boyutlarının birinde buluşacağız.

     The bize yüreğimizin attığı gerçekleri armağan etsin…

16/01/2002

Marğuşş Vezir Savrum

псынэ

псынэ

Сигум ипсынэр къэстхъуащ.
Нывэ дахэк1э къэсхухьащ и гъунэр.
Сипсынэм уэшх къабзэрэ,
Уэс хужьрэ нахъ хэзгъасэкъым.
Махуэм и дыгъэм щолыдыр псынэпсыр,
Жэщым вагъуэхэм гъунджэ хуохъур.

Псынащхьэм щхьэщыт1ысхьэмэ зы гуэрэ
Къыш1ехьэри удз гъэгъэмэр
Щхьэщехыр ищхьэузыр.

Къэстхъуащ сипсынэр.
2002
маргъущ везир саврум

İnsanca Varolmak

İnsanca Varolmak

     Onurlu olarak yaşamı sürdürmek, onurlu olarak ayakta kalmanın felsefesi ve yolları nasıl olmalıdır?

     İnsan öz olarak iyi bir varlıktır. Özüne uygun davranması koşuluyla iyi olarak kalır. İlk varlığın veya Tanrının farkına varabilecek yargılama yeteneğine vedüşünce sonsuzluğuna sahip bir varlıktır. Öz olarak Tanrının  parçasıdır insan. Tanrının sayısız özelliklerinden birine ve birçoğuna erişibilme yetisindedir.

     İnsan öze uygun olarak yaşadıkça mutlu olan bir varlıktır. Öze uygun olup olmadığını ise yüreğiyle ve aklıyla ayırdedebilir. İnsanı mutsuz ve gerilimli kılan durum ise ne olduğunu ayırdedemediği olguların hayatına girmesinden doğar. İnsanın aradığı bütün gerçeklerin çıkış noktası yüreğinde gizlidir. Yürekteki akılla yaşantıda hayat bulunca gerçek bir insanca yaşam kurulabilir. Yüreğe ne kadar uygun yaşanırsa insan olarak yaşam o kadar duyumsanabilir.

     İnsanın tanımı şudur: Farkında olarak ve duyumsayarak yaşayabilen yani, görerek, bilerek, algılayarak yaşayabilen varlıktır insan. İnsan bu tanıma aykırı yaşadıkça yani, rastgele yaşadıkça rahatsız ve gerilimli olur, olumlu veya iyiyi gerçekleştiremez. Doğaya ve evrene zarar verir.

     Tanrı iyi midir? Tanrı insan özünün görüsüne göre iyidir. Çünkü Tanrı özgürlüğü, olumluluğu, farkında olmayı tasvip eder. Bunları da yürek ve akıl vererek yaşantıya sokar.

     Yürek tanrısal bilinçtir. Akıl bu bilinci fiziksel hayata uygulayan işlemcidir/ellerimizdir. Çevresel veya evrensel koşullar yürekteki bilinçle akıl tarafından uygulanır veya uygulunmaz. Yüreğin akılla evrensel olaylarla işlenerek  somutlaştırılması gerçek insanı yaratır.

     İnsan sevgi gücüyle ayakta kalabilir. Sevgi: Sözkonusu olan varlığı iyice görmektir yani ayrıntılarının farkında olmaktır; bundan sonra ise iyice görülen ayrımsanan varlığın iyi olduğuna karar verildikten sonra ona pozitif yönelmektir veya da ondan gelenlere varlığımızı açık tutmaktır. Sevgi o halde bilinçli bir onamadır.. Sevilen kişi güçlüdür çünkü farkına varılmıştır, onanmıştır. Böylece özünde olan iyiliği gerçekleştirmesi kolaylaşmıştır. Seven kişi güçlüdür. Görür, anlar ve iyi olanı ayırdedebilerek bunu yaşantısına sokar. Böylece insanlığını inşa eder. İnsanlığını inşa ettikçe gücü artar, büyür.

     Onurlu yaşamak; özgürce, yönlendirmesiz, kendi seçerek, kendi oluşturarak ve oluşturulanlarla yetinerek yaşamaktır. Bunu sağlamak içinsa önce ne olduğumuzun farkında olmamız lazımdır. Biz insanız. Bu etiket dışında hiçbir etiketi rızamız olmadan hayatımıza sokamayız. Yolumuz yüreğimizdedir ve aklımız o yolda bizi yürütür. Yüreksel bilinci uygulamadığımızda onurumuz biter. Yüreği kullanmadığımızda insan olarak ortada yokuzdur  artık, çünkü artık özgürlükten sözedemeyiz. Aklımızın bencilliği iyiyi değil de artık çıkarı tercih eder. Yani risk almamayı tercih eder. Bizim asıl varlığımız yüreğimizdir. Akıl asıl varlık kabul edilirse birşeyler yaratmak yerine yaratılanları tüketmeye yönelinir. Akıl için risk almamak ve bir an önce rahata varmak amaçtır. Böyle olursa iyi ve sevgi ortadan yokolur. Terör ve acımasız mücadele başlar. Ortada insan değil kurgulanmış bir program kalır. Bu yüzden yürekteki yolu seçmek ve akılla o yolda yürümek onurlu yani, insanca yaşamaktır.

27/12/1999

Marğuşş Vezir Savrum

Martı

Martı

     Bugün mutluydum. Martıları izledim bugün.. Telaşlı telaşlı uçuşuyorlar, yiyecek arıyorlardı. İnsanlar liman kıyısında geziniyor, seyyar satıcılar yine birşeyler satıyordu.

     Hayallerimde martıları uçuramadığım bir yerde çalışıyorum. Çevremde akbabalar ve baykuşlar uçuşuyor. Ama ben inatçıyım, karar verdim hayalimde ve hayatımda martı uçurmaya ve bugün martıları uçurdum…

     Limanda demirlemiş bütün tekne ve gemileri seyrettim. Liman içindeki durgun denizde hayallerim duruldu… Dalgakıranlar üzerinde gezindim, açık denizde hırçın hayallerimi dalgalarda buldum. Açıktaki her gemi ise gerçekleşecek umutların simgesiydi.

     Dayanamadım kumsala indim. Kıyıyla sevişen dalgalara dokundum, onları sevdim, dokundum, doyasıya kokladım. Sonraysa yarının umut simgeleri olan deniz kabuklarından topladım. Kendimi, hayatı kutsadım denizin tuzlu güzelliğini alnıma dokundurarak.

     Sonra ise telaşlı bir mutlulukla evin yolunu tuttum…

06/12/1999

Marğuşş Vezir Savrum

Yaratı

Yaratı

     Pekçok zaman yaratırız bazı şeyleri. Tapmaya başlarız yarattıklarımıza. Esiri oluruz yaratılanın. Her an yarattığımızı yokedebileceğimiz halde iken bunu  yapamayız bir türlü. Tapınmak daha kolay gelir bize. Yarattığımız bizi yöneten olmuştur. Enerjimizi düşüncemizi yarattığımıza yöneltiriz… Daralır düşüncelerimiz, çünkü açık bir deniz olan düşüncelerimiz bir su zerreciği olan yaratımıza sığmaz, sıkışır, daralır ve bunalır.

03/12/1999

Marğuşş Vezir Savrum

Ayrımsama

Ayrımsama

Düşüncelerin sonsuzluğunda gezinmek, sonsuz düşler kurabilmek, özgür düşler kurabilmek ne büyük bir mutluluk! Duyumsamak, duyumsadığınla mutlu olmak  ne güzeldir.

Bütün herşeyi düşleyebilmek ve herşeydeki en güzel tarafları bulabilmek ne güzel.

En yasak, en ayıp, en namahrem durumların düşünsel analizini yapmak ne güzel.

Kendi kendini ayrımsamak, ayrımsayarık yaşamak ne güzel.

Görmek, bilmek, ayrımsamak, sevmek ne güzel.

03/12/1999

Marğuşş Vezir Savrum

Ruhsuzluğu Ateşe Vermek

Ruhsuzluğu Ateşe Vermek

     Kendi içsel devletini kurmak ve yaşatmak… Kendi değerlerini, kende inançlarını sistematikleştirip yaşatmak… Bayrak olarak kendi yüreğini asmak… Bağımsızlığın için tüm ruhunu, varlığını ortaya koymak…

     Devletine hep saldırılması… Her saldırıda daha da inatlaşmak, daha da sağlamlaşmak… Devletleşememiş zavallıların hep yenilmesi… Her yenilgiden sonra kuduz köpek gibi salyalarını akıtarak tekrar saldırmaları…

     Ruhsuzluğa düşman olmak… Ruhunuzu satmadığınız halde size ruhsuzmuş gibi davranmaları…

   Öte yandan yürek, sevgi, gerçek, hüzün, özlem, insan, farketme boyutunu sonuna kadar tatmak, doyasıya tadını çıkarmak.., Ruhsuzlar sürüsünün bunları kıskanması ve bunları yaşatanları uzaklaştırmaları.., İğrenç, pis oyunlarının kokusundan tiksinmek ve kendi devletine dönerek yüreğin alnında tekrar savaşa girmek.., Alnından vurulmak, vuruldukça yeniden canlanmak, canlandıkça daha bir hırsla karşı koymak ve kuduz sürüsünün ruhsuzluğunu ateşe vermek… Asla yenilmemek ve teslim olmamak

01/12/1999

Marğuşş Vezir Savrum

YANGIN

YANGIN

     Ruhum neden daralmıştı bugün…? Nedensiz bir şekilde ruhum daralmış, ağlamaklı bir hale gelmiştim. Yüreğim sessizce ağlıyordu… Ruhum neye razı olmamıştı da yüreğime çıkışmıştı?

     Bu ruh halinde olduğum zaman oldukça garipleşiyorum. Konuşmak, iletişim kurmak istemiyorum. Sadece kendimi istiyorum yanımda. İnsanlara, dünyaya, sorumluluklarıma tahammül edemiyorum.

     Acaba neyi arıyorum da bulamıyorum…? Sisler içindeyim. Yürüyorum ama belirli bir adrese değil… Kaybolmadım da… Belki yalnız yürümeyi istemiyorum, belki sisler içindeki birine bir yol tarif etmek, onu aydınlığa çıkarmak istiyorum…

     Garip bir tepkisizliğe bürünüyorum. Heyecanlı, kızgın, kavgacı, geveze, hepbaşlatan ve bitiren olmak istemiyorum. Algılanmak, farkedilmek, iletişim umurumda bile değil.

01/12/1999

Marğuşş Vezir Savrum

Kişisel Devrim

Kişisel Devrim

     Kişisel devrimlerini gerçekleştirememiş, kişisel devletlerini oluşturamamış bireylerden oluşan bir toplum refah ve huzura erişemez ve sosyal bir devlet oluşturamaz.

     Kişisel devrim ya da insanın kendi içindeki devrimi demek; bireyin, kişiliğini oluştururken toplumsal ve öznel subjektivitelerden sıyrılarak kişiliğine kattığı her yeni oluşumda objektif olabileceği düşünsel değerlendirme merkezini oluşturabilmiş olması demektir. Kişisel devlet demek; kişinin, kendi kendi içindeki devrimiyle hareket ederek kişiliğinin tüm parçalarını birbirini tamamlayacak veya birbirine aykırı olmayacak şekilde kişiliğinde birleştirerek ona uygun şekilde davranabilen ve subjectif herşeyden bağımsız benlik demektir.

     Toplumsal mekanizmalar toplumu oluşturanların içsel dışavurumlarıdır. Toplumsal mekanizmalar bencil, antidemokratikse o toplumu oluşturan bireyler içsel demokrasiye sahip değillerdir ve içsel devletlerini oluşturamamış, rastgele davranışlar sergileyen insanların yansımasıdır o mekanizma.

     Türkiyedeki demokrasi tepeden inme bir demokrasidir. İnsanların içsel demokrasisinin dışavurumunun toplumsal ifadesi değil de anayasanın zorunlu kıldığı bir demokrasidir. Bundan dolayı da -vatandaşlarının kendi varlıklarının yansıması olmadığı için- vatandaşlarının sahip çıkma ve geliştirme yerine çarpıtılıp bencil isteklere hizmet ettirilmeye çalışılan bir demokrasidir.(=antidemokrasi)

     Türkiye sosyal bir devlet değildir. Yetişmemiş veya kendini niteleyememiş olan insanların büyük bir çoğunlukta olmasından kaynaklanan sosyal bozuklukların devletin ve toplumun tüm mekanizmalarını ele geçirdiği bir devlettir.(=antisosyal)

     Sağlıklı bir kişilik, hiçbir karanlığı kendinde taşımayan ve her duruma açık olan kişilik demektir. Her devletin de kişiliği vardır. Açık veya şeffaf devlet, vatandaşların kişiliklerinin yansımasının yönetim kurumunda demokratik birleşimidir.

     Kişilikleri iyileştirmeden sistemler iyileşemez. İnsanın yüreğine koymadığımız bir demokrasi, demokrasi değildir. Hastalığımız sistemin işleyişinde değil sistemin oluşumundudır. Sistemi oluşturan parçalar kendi iç sistemlerini tamamlayamamıştır ve bu yüzden sistem bir sistemsizliktir aslında. Yapılacak olansa önce sistemin küçük parçalarının sağlam olmasının özeninde olmaktır. Bu, insanların kişisel devrimlerine yönelik çalışmak ve kişisel devlet demokrasilerinin üst devlet demokrasisinin şartı olduğu için bu yönde çalışmak demektir.

12/03/2003

Marğuşş Vezir Savrum

Adıgağe

Adıgağe

     Adıgağe kavram olarak çok karışık görünmesine rağmen aslında çıkış noktası olarak tek bir kavrama dayanır. Bu kavram ise “insan”dır. Bu kelimeyi “insan” olarak alırsak bir çok noktada hataya düşeriz. Bu kelimenin Adıgecedeki karşılığı “tzıxu”dır. Bu kelime bilmek, farkında olmak, farkında olabilerek varolmak anlamlarına gelir. Bu kelimenin en önemli anlamı “farkında olabilerek  yaşayabilen varlık=insan”dır.

     Rönesans harekatını ela alalım. Temel felsefesi insan olma, başka bir deyişle farkında olmadığı dogumatik eylemlerde bulunmayı reddetmektir. Bu felsefe sonucunda bütün dünyayı değiştiren reform ve gelişme çağı başlamıştır. İnsan doğası dogmaları kabul etmez, rahatsız olur. Dogmalar oldukca insanlar var olan durumları geliştiremezler.

     Adıge toplumunu ele alalım. Toplumu belirleyen  üç etmen vardır. Bunlar tzıxuğe(insanlık), The(Tanrı), xabze(adetler) dir. Bu üç kavramın en üst noktasında tzıxu olma bilinci vardır. Yani açıklanamayan bir durumu kendine açıklayamadıkça reddetme ve başkaları nasıl yaşıyorsa yaşasın tzıxu bilinci oldukça onlara sonuna kadar karışmama durumu sözkonusudur. Bu duruma örnek olarak Adıgelerin hayat birleştirme şekilleri örnek verilebilir. Hayat birleştirmede sonsuz ve kimseye zarar vermeme felsefesine dayanan bir özgürlük sözkonusudur. Hayat birleştirme usulü sonuçta bir xabzedir ve tzıxu olma bilinci yatar özünde. Adıgeler The (Tanrı) olduğuna inanırlar fakat The’nın tzıxu(insan)lardan tzıxuğeya aykırı bir istekde bulunmayacağına inandıklarından dolayı ister Hristiyan isten Müslümanlık olsun dinleri diğer toplumlardaki gibi  yaptırıcı olarak değil de doğal olarak açıklananı kadarına inanırlar ve de açıklanamayan kısımlarına da hissettikleri gibi inanırlar veya hiç yapmazlar.

     Adıge toplumunun bir diğer özelliği de bireylerin birbirinden çok farklı yaşamalarına izin vermelerine karşın xabzelerine aykırı davranmamalarıdır. Yazılı olarak bir yaptırım yoktur. Fakat uygunsuz bir durumda yemık’u(uygunsuz-ayıp) kavramını uygulama durumu sözkonusudur. Burada “uygunsuzluk” bir kişiye veya topluma karşı kişiselliğini ön planda tutma anlamındadır.

     Kısaca  Adıge felsefesi şudur: Tüm insanlar ayrı ayrı kişiliğe sahiptir ve bu kişiliklerini yaşamak hakkına sahiptirler. Bu yüzden  bunların yaşana bileceği  bir toplum olmalıdır. Bu toplumu ayakta tutacak felsefe ise tzıxu olma bilincini o toplumdaki insanlara aşılamak ve tzıxu’a saygı göstermektir. Savunma aracı da tzıxu olmayı unutanlara yemık’u ile onlara tzıxu olduklarını hatırlatmaktır.

12/03/1998

Marğuşş Vezir Savrum